WWW.AHMETTURKAN.COM.TR

ZAMAN HER ŞEYİ ANLATIR

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa SEYİR DEFTERİM SEYİR DEFTERİM Okumuşların ambargosu altındayız

Okumuşların ambargosu altındayız

e-Posta Yazdır PDF

http://www.gazetevahdet.com/alev-alatli-fethullah-gulene-catti-2968h.htm

Alev Alatlı Fethullah Gülen'e çattı

Alev Alatlı Fethullah Gülen'e çattı

30.12.2014 12:40

Yazar Alev Alatlı, Fethullah Gülen'in cübbesini çıkarıp siyasete atılması gerektiğini söyledi.

Edebiyat dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü alan ve törende yaptığı konuşma ile hem yoğun eleştire ve hem de yoğun övgü alan Alev Alatlı, bu durumu “Bir cümlede ne dendiğini ancak ikinci, üçüncü okuyuşunda kaptırabilen ‘okumuşlar’ın ambargosu altındayız” şeklinde yorumladı.

Alev Alatlı, Yeni Şafak'tan Ayşe Böhürler'e ropörtaj verdi;

http://www.yenisafak.com.tr/hayat/okumuslarin-ambargosu-altindayiz-2054920

Okumuşların ambargosu altındayız

Edebiyat dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülen Alev Alatlı’nın törende yaptığı konuşma, gündeme ağır övgü ve yergi olarak yansıdı. Alatlı, bu durumu, “Bir cümlede ne dendiğini ancak ikinci, üçüncü okuyuşunda kaptırabilen ‘okumuşlar’ın ambargosu altındayız” diye yorumluyor.

Yeni Şafak | | 30 Aralık 2014, 4:00

Okumuşların ambargosu altındayız

FOTOĞRAF: SEDAT ÖZKÖMEÇ

AYŞE BÖHÜRLER - ALEV ALATLI İLE NEHİR SÖYLEŞİ (1)

Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Onur Ödülleri alan isimler açıklandığında aradım Alev Alatlı’yı. Niyazi Sayın gibi bir üstad ile beraber bir ödüle layık görülmekten duyduğu onuru anlattı. Kapadokya Yüksek Okulu yayını olan “Bize Yön Veren Metinler” elime yeni ulaşmıştı. Batı ve Doğu'ya yön veren metinlerin farkı üzerine bir röportaj yapmaya karar vermiştik. Aradan bir hafta geçmemişti ki Alatlı’nın törende yaptığı konuşma Türkiye gündemine ağır övgü ve yergi olarak düştü. Alatlı üzerine onlarca roman külliyatı bir tarafa bırakılarak yapılan yorumları, literal bir okumayla yapılan yorumlardaki seviyeyi sorgulayacak değilim. Alatlı’nın dediği gibi “akıllı bir muhalefetin kendisine çok veri çıkarabileceği konuşma” tam tersi biçimde muhalefetin eleştiri odağına yerleşti. Alatlı okurlarının aşina olduğu kodları ve uyarıları içeren metin aslında binlerce sayfayı bulan kitaplarının bir sayfalık özeti gibiydi. Merak ettiğim iki şey vardı; kime hangi uyarıyı yapmak istiyordu? Konuşmasında örneklendirdiği isimlerle nereye işaret ediyordu?

Kısmen bunun cevabını aldım. Ortaya çıkan metine mülakat yerine sohbet ve devamında gelen yazışmalar demek daha doğru olur. Geleceğe bırakacağı bir "nasihatnâme" titizliği ile her kelime Alatlı tarafından ince bir elekten geçirildi.
Dünyanın yeni bir yol ayırımı yaşadığı bu çağda elbette bir mütefekkir ile “o onu demiş, bu bunu demiş” bağlamında bir dedikodu röportajı yapmamız beklenemezdi. Konuşmasını oluşturan formülü açmaya ve anlamaya çalıştım. Matematik, ekonometri, istatistik, felsefe, ilahiyat eğitimlerinden geçerek akli hicretini gerçekleştiren bir yazarın uyarılarını okumaya ve lütfen üzerinde düşünmeye buyurun.

Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülü'nü aldığınız törende yaptığınız konuşma bir taraftan övgü bir taraftan da tepki aldı. Ne demek istediğiniz doğru anlaşıldı mı?

Doğrusunu isterseniz, kendimi Kâbus’u tekrar yazarken/yaşarken buldum. Hatırlarsınız, o romanda ki adı üstünde bir distopyadır, afazik bir Türkiye hikâyesi kurgulamıştım. Bütün bir millet olarak sözcükleri anlama/kullanma melekemizi kaybettiğimiz, içgüdüleriyle yaşayan yabanıl bir kalabalığa dönüştüğümüz durum. Birbirimizle ancak bağırış, çağırış, itiş kakış, küfür, hakaret düzleminde ilişki kurabildiğimiz bir hal ve onu izleyen ölümcül ayrışma. Kâbus neticeten bir kurguydu ama bugün yaşananlar sahici. Algısal afazi, anlamsal afazi,  içgörü yoksunluğu alarm veriyor.

PARMAĞIMA DEĞİL GÖSTERDİĞİM YERE BAKIN

Size yöneltilen eleştirileri “afazi” kapsamında mı değerlendiriyorsunuz?
Bana yöneltilen eleştirilere takılmayın, Ayşe Hanım. İçine düştüğümüz anomalide benim konuşmamın yarattığı öfke furyası devede kulaktır. Nihayetinde, söylediklerim bir yazarın hezeyanı olarak da geçiştirilebilir. Kâbus’un girişinde, parmağıma değil, gösterdiğim yere bakın derim ya, öyle. Büyük resme bakınca, önyargıların, mesnetsiz korkuların güdümünde, koyunun altında buzağı arayan, fitne fücur bir topluma dönüşmekte olduğumuzu görüyorum. Ben ondan korkarım. 
Kâbus’ta gelecek bir tarihten bahsediyordunuz, sizce toplumsal “afazi” öne mi çekildi?
İşaretler o yönde ne yazık ki. Az önce, anlatmak istedikleriniz doğru anlaşıldı mı, diye sorduğunuz için söylüyorum. Daha “George Orwell” derken patlayan isterik öfke krizi, olası okumaları da paralize etti. “Olası” diyorum çünkü törenden birkaç gün sonra ben kendi web sitemde yayınlayana kadar ortada yerilecek ya da övülecek bir metin de yoktu. Trajik, tabii. İnsan ülkesini böyle görmek istemiyor.

TÜYLERİM DİKEN DİKEN

İnsan ülkesini nasıl görmek istemiyor?

Metinde yazılanı değil, söylenenin bütününü değil, yazıldığını/söylendiğini varsaydığını okumak/duymak gibi ölümcül olabilecek bir zaafiyet içinde görmek istemiyor. Benim bir konuşmama bu olursa, ülkenin bütününü ilgilendiren iktidar ya da muhalefet kaynaklı bir programa, bir önergeye, iddiaya, yoruma ne olur düşünün artık. Stolîpin dönemi Rusya’sının cinnetini hatırlatıyor, tüylerim diken diken.

GÜLEN SİYASETE SOYUNSUN

Geçen yıl 17 Aralık’ta yaptığımız röportajda Türkiye iklimi farklıydı. Hükümet üyelerine yolsuzluk suçlamaları vardı. Gülen taraftarları ve hükümet taraftarları iki farklı resim sunuyorlardı. O günden bugüne sizce neler değişti? Bu Türkiye dindarları arasında nefret dolu olduğu kadar ayet ve hadislerin bolca kullanıldığı tartışmalara sebep oldu. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce meselenin “Hükümet taraftarları - Gülen taraftarları” şeklinde adeta eşitlenerek sunulmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Sayın Erdoğan hâlâ seküler/laik devleti yönetmek üzere temiz pak bir seçimle gelmiş bir lider, diğeri aslında tam da neye karşı olduğu  bencileyin laik muhafazakârların anlayamadığı muhalif bir dini cemaatin reisidir. Ha, eğer, ülkeyi kendisinin daha iyi yöneteceğine, hepimizin şikâyet ettiği yolsuzluk vb. kötü uygulamaları ortadan kaldırabileceğine inanıyorsa, cübbesini çıkarıp siyasete soyunması gerekir. Kaç tane siyasi parti var, elli mi, yüz mü, bir tane daha kurulsa ne çıkar? Parti programını görür, adaylarının ehliyetini tartar, ona göre vaziyet alırız. Öte yandan, Türkiye dindarları arasında nefret boyutlarına vardığına işaret ettiğiniz çatışma, bana Müslümanların da toplum mühendisliğine soyunduklarını söyler. Büyük ihtimalle de 70’li yıllarda sol fraksiyonların “Ama Troçki der ki...” diye giden tartışmalarının hadisler, ayetler, tefsirler üzerinden yürütülen yeni bir versiyonu sahnelenecektir. İçi boşaltılmadık bir dinimiz kalmıştı, o da gerçekleşirse, ört ki ölem Ayşe Hanım, daha ne diyeyim.

Beyaz Türkler öldü

Bilginin seçkin bir azınlığın tekelinde olduğu günler geride kaldı. Rasyonel otoritenin bile yok olduğu bir süreç yaşanırken, beyaz Türklerin geri dönmeleri mümkün değildir. Rasyonel otoriteden kastımın hoca ve talebesi bağlamında, bilenin bilmeyen üzerindeki otorite olduğunu hatırlatayım.  Beyaz Türklerin bir vasıfları da yabancı dillere, dünyaya dair malûmata ulaşmalarını mümkün kılan ayrıcalıklarıydı. Günay Rodoplu gibi onlar da hayalleri ve yalanlarıyla öldüler. Ama itiraf etmeliyim ki ben asıl Michael Jackson tipolojisinden korkarım.  Beyazlaşacağım derken ucubeleşen zavallı.

Ama bir nesil var arkada yine de...

Muhafazakâr dünya görüşüne muhalefet her zaman olacaktır da, “Beyaz Türkler”e  atfedilen türden yabancılaşmanın kırılacağını düşünüyorum. Örnek vermek için söylüyorum, Mehmet Şimşek gibi Batman’dan üstelik Gercüş gibi daha da yoksul bir kazasından gelen bir Kürt’ten başarısı uluslararası ölçütlerde tartışılmaz bir Maliye Bakanı devşirebilen süreç geri gitmez.

Toplumlar da hastalanıyor

Konuşmanıza verilen tepkilerden kaygınızı dile getirdiniz ve “Stolîpin dönemi Rusya’sının cinnetini hatırlatıyor” dediniz. Nasıl bir cinnetten bahsediyoruz? Açar mısınız?
Rusya’da “ebedî muhalif” diye bir tanım vardır. Her türlü reformun ve kazanımın karşısına düşman gibi dikilen bu zümrenin ülkenin küllerinin üstüne kendi tasarladıkları dünyayı dikebilsinler diye Rusya’nın meselelerinin barışçıl çözümünü önledikleri anlatılır. 20. yüzyılın başlarındaki Rusya’da ihtilâli illâki gerekli kılan hiçbir şey yoktu, ihtilâl olduysa müsebbibleri fanatik profesyonel muhaliflerdi derler. 1917’nin kışkırtıcı kampanyalarını düzenleyen, Petrograd’daki muhafız alayını, streltsî, ayaklandırıp lokal bir yangını ulusal bir cehenneme dönüştürenlerin bunlar oldukları anlatılır. Oysa dönemin başbakanı Pyotr Stolîpin, ülkenin kanayan yarası tarımda görülmedik reformlara imza atan bir devlet adamı. Bugün hâlâ ülkelerinin banisi Aleksandr Nevskî’nin hemen ardından “En büyük Rus” diye anılır. Nevskî’yi Eisenstein’ın aynı isimli filminden hatırlarsınız, Rusyayı Töton Şövalyelerinden kurtarışını anlatır. Uzatmayalım, halkın ülkenin toptancı bir biçimde dönüştürülmesini istediğine dair en ufak bir veri, bir belge olmadığı halde on milyon insanın öldüğü o korkunç iç savaş. Kıssadan hisse: toplumlar da hastalanabiliyorlar, Ayşe Hanım.

Mevlana bile teselli etmiyor

Türkiye’de bir iç savaş ihtimali görmüyorsunuz herhalde?
Elbette, görmüyorum. En azından bu boyutlarda (Rusya iç savaşını kastediyor) görmüyorum, ama işaretleri de hiç yok değil. Gogol’un İzinde’yi yazarken Rusya’da tanıştığım bir yazar vardı, “Devrimciler halkla konuştular konuşmasına ama duydukları onları düşündüreceği yerde kızdırdı ve şiddete yöneltti” diye hayıflanırdı. Bahsedilen kızgınlık size de birilerini çağrıştırmıyor mu? Keşke aklın ve merhametin askıya alındığı süreçler sadece Müslüman olmayan toplumlara özgü olsa. Ama değil. Bakın, bir cümlede ne dendiğini ancak ikinci, üçüncü okuyuşunda kaptırabilen “okumuşlar”ın ambargosu altındayız. Toplumsal afazinin ülkeyi siyasal kutuplaşma şöyle dursun, atomizasyonla tehdit ettiği aşamadır bu. Mevlana’nın “Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır” saptaması da teselli etmiyor.

Biz bu memleketi sokakta bulmadık

Konuşmanız, iktidarın, gücün yanında olmak gibi algılandı...
Bunu sizinle daha önce de konuşmuştuk. Sizin “Peki, şimdi ne olacak?” sorunuza verdiğim “Ne olacak, eleştirilerimizi erteleyip, Tayyip Bey’in etrafını saracak, destek atacağız” cevabımın devamı, “Çünkü en kötü devlet bile devletsizlikten evlâdır. Ve devleti korumak, iktidar partisinin boynunun borcudur. Bu memleketi sokakta bulmadık, kuytularda gizlenmiş kurda kuşa emanet edecek halimiz yok Türkiye’yi” şeklindedir. O gün bugün, ne Türkiye’ye yönelik tehditler azaldı ne benim tutumum değişti ne de algısal afazi sayrılığına çare bulundu.

http://www.yenisafak.com.tr/hayat/susmak-benim-kitabimda-z%C3%BBldur-2055191

Susmak benim kitabımda zûldür

Guardian’ın Martin Rowson nam karikatüristini hatırlayın. Musa Kart beraat ettiği halde, on yıl hapse üstelik bizzat Başbakan Erdoğan tarafından çarptırıldığını duyurmuş, bir de twitter’da kınama kampanyası başlatmıştı. Kısmı azamı haritada Ankara’nın yerini gösteremeyecek kaba saba adamlardır bunlar.

Yeni Şafak | | 31 Aralık 2014, 4:00

Susmak benim kitabımda zûldür

AYŞE BÖHÜRLER - ALEV ALATLI İLE NEHİR SÖYLEŞİ (2)

Yandaşlık algısına vurgu yaptığınız için soruyorum. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü'nü yandaş olduğunuz için mi aldınız?
Hiçbir ödül yoktur ki siyasi tınısı olmasın. Ben 2006’da “Mikhail A. Sholokov 100. Yıl Roman Ödülü”ne de layık görüldüm. Layık görenler, IMF’nin elinde oyuncak olan ekonomik reformlarının trajedisinden fevkalâde müteessir olan yurtsever Rus aydınlarıydı. Ödülün gerekçesi de “Halden anlayan bir Türk aydını” olmaklığım. Aynı çevreler, Nobel ödülünün “Stockholm’un liberal farmasonları” tarafından ‘pasifist, enternasyonalist, bîtaraf, sözde-komünistlere’ verildiğini söylerlerdi. Nitekim Soljenitsin’e verilmesini Rusya’ya hakaret saydılar. “Batı, 1970 Nobel ödülünü Soljenitsîn’e verecek kadar ileri gittiyse, bir nedeni olmalı” diyorlardı. 2014 Cumhurbaşkanlığı ödülüne gelince, Kutbü’n Nâyî Niyazi Sayın’la birlikte anılmak benim için şereftir. Keza, Yaşar Kemal, Turgut Cansever, Sezai Karakoç, Halil İnalcık gibi isimlerle aynı platformu paylaşmak da öyle. Selim İleri’den Oya Eczacıbaşı’na, Ahmet Kaya’ya geniş bir yelpazeyi gözeten AKP iktidarının en azından Cumhurbaşkanlığı katında “yandaş” kollamadığı açıktır.

EDEBİYAT KEHANETTİR

Cumhurbaşkanlığı ödülleri 2005’den beri veriliyor. Size gelinceye kadar sessiz sedasız gerçekleşirdi. Siz niye gündeme oturdunuz?
Konuştuğum için. Sayın Cumhurbaşkanı'na teşekkür edip, Beştepe külliyesinden etliye sütlüye karışmadan sessizce ayrılmak da vardı, şüphesiz. Ama mahallenin ortak bilincine ters düşen çıkışlara iyi gözle bakmayanların hışmına uğramamak için susmak benim kitabımda züldür, düşkünlüktür. Bakın, ben edebiyatın bir tarafıyla muhbirlik, diğer tarafıyla da kehanet olduğunu savunan biriyim. Bir Türk yazarının en çetin görevinin gerçeğe hizmet etmek, ülkeyi şekillendiren gerçekleri sergilemek olduğunu düşünürüm. Nitekim yerlilerin dilinden ve deneyimlerinden uzak düşmemeye özen göstermem de bundandır. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü ile onurlandırılıyorsanız, haysiyet cellatlığı, iftira, itibarsızlaştırma, aforoz, linç vs. vs… Bütün bu aşağılık girişimleri göğüslemek, insanlara duymak istemediklerini söylemeye devam etmekle yükümlüsünüz demektir.

BEN MUHACİR MAHALLESİNDENİM

Mahalle diyorsunuz, peki, siz hangi mahalledensiniz?
Muhacir mahallesinden. Ben muhacir mahallesindenim. Ciddi söylüyorum. 1912 Balkan Göç’ünden bu yana, ailemizden olup da aynı kabristana gömülebilme lüksüne erişmiş tek karıkoca benim annemle babamdır. Geri kalanlarımız, Makedonya Prilepe’sinden Anadolu’ya uzanan o uzun dağınık güzergâhta düştükleri muhtelif şehirlerde gömülüdürler.

BATI'DAN DOĞU'YA HİCRET ETTİM

Ödül töreninde bahsettiğiniz göç bu değildi ama?
Haklısınız, bu değildi. Gerçi, törende kısa bir tanıtım filmi gösterildi. Orada muhacerete atıf yapılmıştı, 1390’larda Sultan Yıldırım Beyazıt’ın Manastır Sancağı'na yerleştirdiği Karamanlı Yörük Türkmenlerindeniz biz. Hacı Bektaş Veli’nin kırk yiğide kılıç kuşandırıp suyun öteki tarafına gönderdiği şeklindeki esatiri benimseyenlerden. Benim sözünü ettiğim hicret ile bu hicret arasındaki benzerlik, her ikisinin de yönünün Batı’dan Doğu’ya olması.

Dünya nöbeti tutan seferî sayılır

İslâm’a ulaşmak demiyor, “ilâhiyat”a ulaşmak diyorsunuz?
Doğru. Bana göre aslolan, nizam-ı âlem, yani büyük resimdir. Higgins parçacığıyla, uzay aracı Rosetta’yla, Schrödinger’in kedisiyle, her gün yeni bir nano cüzünü keşfettiğimiz büyük nizam-ı Rabbü-l Âlem’in. Her yeni bilgiyle zihnimizde yeniden şekillenen kâinatların, varsa günümüzdeki İslam tasavvuru ile örtüşmediği enstantaneler, İslam’ın hasmının bilim değil, eksikli hatta belki de ayıplı yorumu olduğu düşüncesi. İlâhiyatın bütününe teksif olmak gerekir diye düşünürüm. Kusur örter çünkü.

Kusur örter derken, ibadette kusurdan mı söz ediyorsunuz?
Dünya nöbeti tutanın seferi sayılabileceğini yorumluyorum diyelim. Şeriatî’nin hac yolunda sıyrılmamızı öğütlediği 'ihtiyaç ve doymak bilmez arzular'ın bendeki karşılığı küresel kapitalizmin pompaladığı arsız tüketimin ötesinde, radikal bireysellik oluyor. Radikal bireysellik, göreli ahlâk sistemine revaç verir ve eninde sonunda otokratlara davetiye çıkarır. Bakınız Stalin, bakınız Hitler. Otokrat, adı üstünde, kudreti kendinden menkul olan egemen. Otokratın sadece devlet yönetiminde değil, dinde, bilimde, insanoğlunun faaliyet gösterdiği her alanda karşımıza çıkabildiğini hatırlatayım.

Hacc risalesini ürpererek okudum

Konuşmanızda seçtiğiniz her konu tek başına başka konuşmaların başlığı olabilir. “Aklî hicret” kavramını kullanmanızın sebebi neydi? Sizi Aydınlanma kutbundan merhamet kutbuna hicret ettiren ve bunu bu konuşmada vurgulatan sebep neydi?
Şeriatî’nin ata ruhlarımdan birisi olduğunu söyledim. Yıllar evvel onun “Hacc” risalesini okuduğumda ürperdiğimi hatırlarım. Ürperdiğimi ve Birleşmiş Milletler'in her işi bırakıp, eşrefi mahlûkat için bir ‘kavramlar sözcüğü’ kotarmaya soyunması gerektiğini düşündüğümü. Bir söyleşide hakkıyla açıklamak mümkün değil elbet, ama rahmetlinin hacca dair söylediklerinin hemen tümünün seküler terminolojide karşılığı olduğunu gördüğüm içindir ki kendi düşünsel serüvenimi 'aklî hicret’ diye nitelendirebiliyorum. Biraz bölük pörçük olacak ama Şeriatî’nin “Kişinin evinden çıkması, çevresini terk ederek, pak topraklara ulaşması /bu suretle/ çektiği yabancılıkların bitmesi, kendisini bulması” diye betimlediği hac süreci, benim matematik-istatistik-ekonometri üçlüsüyle başlayıp, felsefe tarikiyle, ilâhiyata ve nihayet edebiyata ulaşma serüvenimle neredeyse birebir örtüşür. Hatta kendini bulmak, arınmak, pak olmak bağlamında Japonların ahlâk kodu Bushido ile de örtüşür ki bu da bana Tokyo’da okuduğum günlerin armağanıdır.

Haritada Ankara’yı bulamazlar

Yurt dışında ve içinde Erdoğan’ın otokratlaştığı iddiası hayli yaygın. Özellikle de Guardian gazetesi Erdoğan ve Putin’in lider tarafından domine edilen siyasi partilerin veya elitlerin başında bulundukları şeklindeki iddialarını sürdürmeye devam ediyor.
Guardian, Independent, Sunday Telegraph ya da Washington Post. Günün sonunda, dervişin fikri neyse zikri de odur. Sanılmasın ki bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, bir de üstelik ahkâm kesmek bize özgü bir davranış bozukluğudur. Guardian’ın Martin Rowson nam karikatüristini hatırlayın. Musa Kart beraat ettiği halde, on yıl hapse üstelik bizzat Başbakan Erdoğan tarafından çarptırıldığını duyurmuş, bir de twitter’da kınama kampanyası başlatmıştı, ‘tatsız, narsist, despot’ dediği Tayyip Bey’e karşı. Kısmı azamı haritada Ankara’nın yerini gösteremeyecek kaba saba adamlardır bunlar. “Öteki”ni birkaç basit ve kesin hükümle tanımlamaktan sakınmayan zihniyetle malûl tipler ki alışkanlıklarının kökleri Aristo mantığının doğrusal kurallarına uzanır. İslam’la demokrasi bir arada düşünülemez şeklindeki tümdengelim öncülden yola çıkar. Erdoğan Müslüman bir liderdir, öyleyse Erdoğan despotiktir şeklindeki argüman. Rusya’yı kim tanır, kim bilir ama Şark Despotizmi denilen formülden yola çıkıp,  Putin’i bir kalemde itibarsızlaştırabilir, en azından itibarsızlaştırmayı deneyebilirsiniz. Üstelik bunu adamın arkasındaki devasa ulusal mutabakatı hiçe sayarak yapabilirsiniz.

Eşref’i mahlûkat rütbesini söktüler

Sayın Erdoğan’ın arkasında da devasa destek var ama aynı mantıksal çıkarım bizde de yaygın. Bu nasıl oluyor?
Sayın Putin’i destekleyenleri ‘Rus ayısı’ efendim, Erdoğan seçmenlerini ‘göbeğini kaşıyan adam’ diye ehemmiyetsizleştirmekle oluyor. Bakın, benim arkamda bıraktığımı umduğumu söylediğim ‘aydınlanma’ bir yönüyle de sıradan insanın eşref’i mahlûkat rütbesinin söküldüğü, yeni baştan yaratılması gereken maddesel bir yaratığa indirgendiği süreçtir. Beşeri faaliyetlerin ‘tımarhane’ olarak algıladıkları düzensizlikten çıkıp,  ‘insan aklına uygun’ yani tıkır tıkır işleyen mekanize bir dünya düzenine dönüşebileceğini hayal eden aydınlanmışların, ‘kusurlu’ türdeşlerini yeniden yaratmanın peşine düştükleri süreç. 1687’de Newton’un ‘Principia’sı ile başladı, o saat bu saat hız kesmeden devam ediyor.

Şeriatî, serüvenime yön verenlerdendir

Kendi göç hikâyeniz ile Ali Şeriatî’nin Hicreti arasında kurduğunuz bağ ile neyi anlatmaya çalıştınız? Aydınlanma kutbundan merhamet kutbuna hicret etmenin sebep ve sonuçlarını konuşalım. Konuşmanızın ilk teması neden Hicret oldu?
İzin verirseniz, önce Ali Şeriatî. İslam dünyasının elbirliği ile ululadığı bir düşünür olmadığı malûm Şeriatî’nin. Ona yaptığım gönderme en az Orwell’e yaptığım gönderme kadar irkiltici olabilecekken, başta Erdoğan çifti olmak üzere, o gün o salondaki hazirunun sergilediği rikkatin en iyimser beklentimin de üstünde olduğunu söylemeliyim. 
Bu söylediğinizden Ali Şeriatî ile özel bir bağlantınız olduğunu mu anlamalıyım?
Mezhepsel bir bağlantı ima ediyorsanız, hayır. Lâkin ata ruhlarımdan, yani Batı'dan Doğu'ya seyreden düşünce serüvenimi yönlendiren yücelerden birisi olduğu muhakkaktır.

Dinin aslî hasmı dinsizlik değil, dindir

Ben, söylediklerinizden, Ali Şeriatî'nin sizin gönlünüzde özel bir yeri olduğunu çıkarıyorum. Doğru mu?
Rahmetli Şeriatî’nin benim gönlümdeki özel yeri, kendisinin dinsel bir yapılanmanın tarihteki bütün toplumlarda her zaman var olagelmiş olduğu ve hiçbir dönemde, hiçbir yerde, hiçbir millette dinsiz bir insan olmamış olduğu gibi, her yeni dinin mevcut bir dine karşı olarak ortaya çıkmış bir din olduğu mealindeki tespitinden gelir. Hal bu olunca, binlerce yıl öncesinde olduğu gibi günümüzde de, dinin aslî hasmı, dinsizlik değil, yine dindir. Ve dolayısıyla, konuşmamın odakladığı “helâl” kavramı, muhtelif isimler altında ama hep var olmuştur ve olacaktır. “21. yüzyılın en yaman toplumsal projesi, helâl olanı, yasal olanla örtüştürmek olsa gerek” derken, “helâl” kavramına küresel geçerliliği olan değişmezlik, adeta matematiksel bir konstant niteliği yükleyebilmiş olmaklığım bundandır.

YARIN: Aydınlanmanın tezgâhından geçmeyen beri gelsin

http://www.yenisafak.com.tr/hayat/aydinlanma-tezgahindan-gecmeyen-beri-gelsin-2056513

Aydınlanma tezgahından geçmeyen beri gelsin

Aydınlanmanın tezgâhından geçmeyen beri gelsin, Ayşe Hanım! Görülen o ki biri kaliteli müzik dinlemediği, diğeri İslam anlayışını doğru değerlendirmediği için ‘kusurlu’ bulduğu türdeşlerini yeniden formatlamak istemektedirler.

Yeni Şafak | | 01 Ocak 2015, 4:00

Aydınlanma  tezgahından geçmeyen  beri gelsin

AYŞE BÖHÜRLER - ALEV ALATLI İLE NEHİR SÖYLEŞİ (3)

Ben ‘kusurlu’ türdeşlerin ‘yeniden yaratılması’na takıldım. O iş nasıl oluyor?
Şöyle açıklamaya çalışayım, sizin kafanızda dünyanın nasıl işlemesi gerektiğine dair doğruluğundan ‘kesinlikle’ emin olduğunuz bir proje varsa ve dünya sizin düşündüğünüz hedefe doğru ilerlemiyorsa, ‘kusuru’ türdeşlerinizde buluyorsunuz. Hal böyle olunca, onları ‘yeniden yaratmak’, sizin düşündüğünüz gibi düşünecek, sizin gibi davrandığınız gibi davranacak şekilde yeniden formatlamak gayretine giriyorsunuz. Bilimsel dayanağınız da Newtonian dünya görüşü oluyor. Yani, madem ki dünya ve kâinat belirli parçacıklardan oluşur, mademki bu parçacıkların gözlem ve çözümlenmeleri sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin yasa ile “bütün”ü şekillendirmek mümkündür, kim tutar, meselâ, birkaç gözlemden çıkıp Putin’e eşkıya, ‘thug’ diyen Kampfner nam gazeteciyi? Bakın, 2014 itibariyle, başta siyaset ve hukuk olmak üzere, tek bir kamusal faaliyet yoktur ki Newtonian dünya görüşü ile uyumlu olmasın.

FAZIL SAY TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNE İYİ ÖRNEK

Bu kamusal alanlara din dâhil mi?
Din dâhil. Takvanın ‘birkaç sade, basit ve kesin yasa’ ile açıklanmaya kalkışıldığı durumu düşünün. Felâketimiz, olur değil mi? Nitekim oluyor da. Çağdaş insanın zihnini formatlayan faaliyetlerin tümü, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, tarih, sanat, edebiyat hatta müzik, Newton fiziği kuralları doğrultusunda yapılanmıştır. Meselâ, ekonomide, Newton parçacıklarının yerini Adam Smith’in ‘homo economicus’ları alır, kapitalist/liberal anlayışı oluşturur. Müzikte sesleri birkaç sade, basit, kesin notaya indirger, do ile re ve diğer notalar arasındaki sesleri duymaz olursunuz. O duymadığınız sesler, gri alanlar, sıradan insanlar gibidirler. Sıradan insanların ‘kusurlu’ sesleridirler. Adam gibi bir senfoni bestelemeniz, onlardan kurtulmanıza bağlıdır.

Fazıl Say ne yapsın diyorsunuz.
Fazıl Say da kendi dalında toplum mühendisliğine iyi bir örnektir, Ayşe Hanım. Beslendiği kaynak aynı. Newtonian dünya görüşünde belirsizlik, bulanıklık, sır yoktur. Fransız Newton’u lakaplı Laplace’ı hatırlayın. Aydınlanmaya Newton’la birlikte damgasını vuran fizikçi. ‘Gök Mekaniği’ isimli beş ciltlik eserin müellifi. Kitaplarını okuyan imparator adayı Napolyon, Tanrı’nın bu mekanik sistemdeki yerinin ne olacağını sorduğunda “Tanrı gibi bir hipoteze ihtiyacım yoktu” demişti. Bu cevap, aydınlanmanın ruhunu yansıtır. Bir şey ya siyah, ya da beyazdır, gri alanlar yoktur. Keskin ideolojiler gibi, onların pratikteki sonuçları olan toplum mühendisliklerini de aydınlanmanın “ya hep, ya hiç” kuralına borçluyuz. Say’ın “Arabesk dinleyen vatan hainidir” beyanı, yani “ya arabesk dinlersin ya da yurtsever olursun” formülü ile “ya Müslüman olacaksın ya laik” hükmü arasında da epistemolojik fark yoktur. 
Epistemolojik?
Aynı kaynaktan neşrettikleri anlamında. Her iki hüküm de gri alana kapalıdır, bu bağlamda toplum mühendisliği tınısı verirler.

SAKİN OLMAKTA FAYDA VAR

Türkiye’ye dair soruları küresel trendlerle açıklıyorsunuz...
Evet, haklısınız. Bir olguda teksif olup kalmaktansa, geri çekilip onu doğuran yan unsurlarını da görebileceğim mesafede konuşlanmaya çalışırım. 
Google haritası yöntemi gibi mi?
Aynen öyle! Böyle yaparsanız, münferit bir hadisede takılıp kalmaz, o hadisenin küresel telmihlerini kestirebilecek görüş alanını yakalayabilirsiniz. Bakın, son tahlilde tecrübelerimiz, türdeşlerimizin tarihin muhtelif zamanlarında yaşadıklarından pek de farklı değildir. Bu bakımdan, sakin olmakta fayda vardır, dinlemeyi mümkün kılar.

Demokrasi feragat rejimidir

Bir yandan da muhafazakâr kesime karşı eleştirilerinizi sürdürüyorsunuz. Niteliksizleşme, sıradanlaşma, vasatlaşma, eblehleşme, paçozlaşma...
Dediğim gibi, bir Türk romancısının en çetin görevi ülkeyi şekillendiren gerçekleri sergilemektir. Deneme yazarı hatta köşe yazarı olsanız işiniz daha kolay. “Filistinizm” diye bir vakıa olduğunu hatırlatır, orada bırakırsınız. Ama roman yazdığınızda, Filistinî tipolojiyi etlendirirsiniz. Karşınızda kanlı canlı belirdiğinde bu defa okuyan kadar yazanı da müteessir eder. Ağlaya ağlaya yazdığınız bile olur.  Kardeşim benim mazoşist olduğumu söyler, bilir misiniz? 
Bir yerde Filistinlilere ayıp olmasın diye paçozlaşma dediğinizi hatırlıyorum.
Doğrudur. Ancak, paçozlaşma, muhafazakâr kesime özgü değildir. Kadim değerlere sahip çıkan, hattı harekâtını o değerler doğrultusunda tanzim eden muhafazakâr, paçozlaşmaz, olsa olsa demode olur. Oysa paçozlaşma, saldım çayıra Mevlâm kayıra türden radikal liberalizm ve türevi göreli ahlâk anlayışında neşv’ü nema bulur.

Ruh ikizi diye bir şey yoktur diyordunuz...
Hayır, yoktur. Hele de bir siyasetçiyse teğet geçtiğiniz noktaların sayısı diyaloğu sürdürmeye yeterli miktardaysa öpüp de başınıza koyacaksınız. Bu nedenledir ki düşünce farklılıkları beni delirtmez. Düş kırıklığına uğratmaz. Hakaret, asla aklımdan geçmez. Ha, Sayın Erdoğan, benim doğru bulmadığım bir hükmü dillendirerek, aynı vatanı paylaştığım insanların teveccühlerini kazanıyormuş, ne yapalım? Bu defa da çaylar benden olsun der, sıramı beklerim. Demokrasi bir tarafıyla da feragat rejimidir. Hayatın ille de sizin istediğiniz gibi gitmemesine tahammül edersiniz.

Tüm dünyada dine dönüş trendi yükseldi

Bu çerçevede, Sayın Cumhurbaşkanı'nın dindar bir nesil istiyorum sözlerini nasıl karşılıyorsunuz?
Vazettiği dünya görüşü çerçevesinde tutarlı olduğunu düşünürüm. Şimdi, bakın, “kusurlu” türdeşleri “ıslah” etmenin barışçıl yolu, onları modern dünyaya yön veren tarihtir, coğrafyadır, ekonomidir vb akademik disiplinlerle hemhal etmekten geçer. Ne ki Rousseau, Diderot, Voltaire, Descartes, Kant, sayın artık… Aydınlanma devlerinin damgalarını taşıyan bu disiplinler, Allah’ın kâinatın merkezinden sürülüp, bir hipoteze indirgendiği ortamda geliştirilmiş sistemlerdir. Nitekim, din ve bilimin birbirlerinden kesin olarak ayrılması, birinin diğerini yok sayması da o saat bu saat, bizcileyin toplumlarını da önüne katmış sürükleyen sürecin eseridir. Sayın Erdoğan, sürecin yıkıcı etkilerinden korunmanın din bilgisinden geçtiğini savunan Doğulu, Batılı yüzlerce devlet adamından birisidir. Bu konuda yalnız olmadığı gibi, üçüncü milenyum itibariyle tüm dünyada dinlere dönüş trendinin yükseldiği de ayrı bir gerçeklik.

Çıkıntılık yapmışlığım çoktur

“Çıkıntılıklarım” derken?
Çözüm sürecinin ortalık yerinde çıkıp, bir yanımda İlber Ortaylı, öteki yanımda Halil İnalcık, o resimleri görmüşsünüzdür, “Türk milleti adına hareket edenleri” uyarıyoruz. “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz” diye bildiri imzalamak çıkıntılık değil de nedir?  Bir başka yerde, eğitim sorununu Kürt sorunundan da, yeni anayasa meselesinden de daha çok önemsediğimi söyleyip milleti ayağa kaldırmıştım. Akiller olsa olsa elçi olurlar demişliğim de vardır. Diyeceğim, çıkıntılık yapmışlığım çoktur...

“Beyaz Türkler Küstüler” muhafazakâr kesime söylemediğini bırakmayan bir romandı. Benim bile rahatsız olduğum yerler olmuştu. Bakışınızı yer yer üstenci buldum.
Yapmayın Ayşe Hanım! Siz siz olun romanın müellifi ile karakterlerini karıştırmayın! Ama haklısınız, çıkıntılıklarımın arasında o da sayılabilir. “Or’da Kimse Var Mı?” serisinin ilk kitabı, “Viva la Muerte” yerlilerin hikâyesiydi. Hatırlayacaksınız, Müslümanların greve gitmeleri halinde ortada kalacak bir cenaze ile başlar. “Valla Kurda Yedirdin Beni,” Kürtlerin “serok Apo” ile sonuçlanan arayışlarını hikâye eder; bu son kitap da beyaz Türkler cephesindeki altüst oluşu. Size bir şey itiraf edeyim mi, iddiam odur ki bu beşli seri okunmadan Türkiye’nin sosyolojik tarihi anlaşılamaz.

Erdoğan temiz, pak bir seçimle geldi

“Ya Müslüman olacaksın ya laik” sözünün Cumhurbaşkanımız'a ait olduğundan yola çıkarak, Sayın Erdoğan’a da ‘toplum mühendisi’ sıfatını yakıştırır mısınız?
Günün sonunda, aydınlanmanın tezgâhından geçmeyen beri gelsin, Ayşe Hanım! Görülen o ki biri kaliteli müzik dinlemediği, diğeri İslam anlayışını doğru değerlendirmediği için ‘kusurlu’ bulduğu türdeşlerini yeniden formatlamak istemektedirler. Öyle olmasa, kendi işlerine bakar, Fazıl Bey oturur piyanosunu çalar, bestesini yapar, Tayyip Bey ticaretle uğraşır, siyasi parti kurmak, onca risk alıp ülkeyi yönetmekle uğraşmazdı. Burada mesele dünya görüşünü benimsetme sürecinde baskı, korkutma ve şiddet gibi jakobenist yöntemlere başvurulup vurulmadığı meselesidir ki temiz, pak bir demokratik seçimle gelmiş Sayın Erdoğan için bunlar söz konusu değildir. Say’a gelince, az önce sözünü ettiğim Rus yazarı hatırlamadan edemiyorum. Piyanoyu Nemrut’a çıkartmak, halka gitmek iyi de, bir de halkın müzik beğenilerine öfkeleneceğine, anlamaya çalışaydı.

Bana ödül vermek için herhangi bir nedenleri yoktu

Kendinizi laik muhafazakâr olarak tanımladığınız için soruyorum, Cumhurbaşkanımız'ın “Ya laik olacaksın, ya Müslüman” sözünden alınmıyor musunuz? Pek çok kişi Sayın Erdoğan’ın kendilerine ayar veren sözlerinden rahatsız olduklarını ifade ederlerken siz ne hissediyorsunuz?
Teker teker cevaplayayım. “Ya laik olacaksın, ya Müslüman” sözünden alınmıyorum, çünkü bu bir vakıadır. Özel alanımda Müslüman, kamusal alanda laik olabilirim ve öyleyim. Burada olsa olsa, Sayın Erdoğan’la aramızda kodlama anlaşmazlığı olur ki bunu da doğal karşılarım. Kendileri de doğal karşılıyor olmalılar ki onca çıkıntılığıma karşın Büyük Edebiyat Ödülü ile onurlandırdılar. Komisyonun önerisini reddebilirdi, ruhum bile duymazdı. Mamafih, duysam ne olurdu, Sayın Cumhurbaşkanı'nın beni hoş tutmaları için nasıl bir nedenleri olabilir? Öte yandan, devleti yönetenler şöyle dursun, insanın eşiyle bile istinasız her noktada buluşması, eksiksiz örtüşmesi mümkün değildir.

YARIN: Nefret yasalarının tek bir amacı vardır: O da toplum mühendisliği

http://www.yenisafak.com.tr/hayat/birlesmis-milletler-evrensel-dolandiricilik-2056719

Birleşmiş Milletler evrensel dolandırıcılık

Ve Orwell’in haykırışı: “Evrensel dolandırıcılığın hüküm sürdüğü zamanda gerçeği söylemek devrimciliktir.” ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın ağzına bakan Birleşmiş Milletler'in “hayırhah”lık iddiası, evrensel dolandırıcılık değil de nedir?

Yeni Şafak | | 02 Ocak 2015, 4:00

Birleşmiş Milletler evrensel dolandırıcılık

FOTOĞRAF: SEDAT ÖZKÖMEÇ

AYŞE BÖHÜRLER - ALEV ALATLI İLE NEHİR SÖYLEŞİ (4)

Dindar nesile itirazınız olmadığını söylediniz, peki zorunlu din derslerine ne diyorsunuz?

Önce şunda anlaşalım, Sayın Erdoğan’ın “dindar bir nesil istiyorum” sözlerini yadırgamadığımı söyledim ama benim isteyebileceğim “dindar nesil” nasıl bir yapılanma olmalıdır, bakın onu söylemedim! Şaka bir yana, zorunlu din dersinden benim anladığım, “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersidir ki, insanoğlunun onbinlerce yıllık düşünce/inanç serüveninin başta Kitaplı Dinler ve mezhepleri olmak üzere, Budizm'den Taoizm'e kadar mümkün olabilecek en geniş yelpazeyi içerecek şekilde öğretilmesinin en az tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji gibi beşeri bilimler kadar önemli, hatta dört başı mamur bir eğitim sisteminin olmazsa olmaz şartı olduğunu düşünürüm. Ve fakat buyurun size yeni bir çıkıntılık daha: Felsefe ve mantık gibi gelişkin soyutlama melekesi gerektirdiği için, zorunlu din dersleri ilköğretimde değil en erken dokuzuncu sınıftan başlatılmalıdır. 
İSLAM’I ÖĞRETECEK İYİ KURUMLAR VAR
Çok geç olmaz mı?

Öyle olmadığını düşünüyorum. Kâinat tasavvuru gelişmemiş bir çocuğa hele de televizyonların abuk sabuk bilim kurgu filmlerin egemenliğinde olduğu günümüzde Rabbül Alemini ancak ezberletebilirsiniz, içselleştirtemezsiniz kanaatındayım. Bana sorarsanız, ilâhiyat eğitimi de belirlenecek alanlarda lisans derecesi almış öğrencilerin girebilecekleri yüksek lisans ve doktora programları seviyesine yükseltilmek suretiyle mükemmelleştirilebilinir. Siz sormadan şunu da söyleyeyim, çocuklara İslam akidesini öğretecek dersler beşinci ders yılından itibaren ayrı bir müfredatla sunulabilir. Bakın işte seçmeli olacaksa onlar olur, çünkü çok şükür İslâm'ı milli eğitim sisteminin dışında ve büyük ihtimalle çok daha iyi öğretecek kurumlarımız vardır.

DUBLAJ TÜRKÇESİ FECAATI

Ya Osmanlıca diyelim de bu faslı kapatalım. Osmanlıca'nın yeniden gündeme gelmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bence çok iyi olur! Bu saatten sonra eski Türkçe’nin hakkıyla öğretilebilmesinin pek mümkün olmadığı kanısındayım, çünkü mesele alfabeden öte kelime bilgisi meselesidir. Malûm olduğu üzere, eski harfleri sökseniz bile kelimeyi bilmiyorsanız, okuyamazsınız. Ama hiç değilse yeni Türkçe’ye maledip üzerinde durmadığımız o dört yüz kelimelik dublaj Türkçesinin fecaatına karşı farkındalık geliştirilebileceği umulur. Kavramları yerine oturtmaya, idrakta incelmeye mutlaka faydası olacaktır. Geçmişle bağ kurma noktasında, mezar taşlarını okuyabilecek düzeyde Osmanlıca eğitimi fevkâlâde ağırdır, uzmanlaşma gerektirir. Yapılacak iş, orta eğitimde haftada birkaç saatle dostlar alışverişte görsün misali geçiştirmek yerine, üniversitelerdeki Türk Dili ve Edebiyatı ve ilgili filoloji birimlerini güçlendirmek, günümüzde sayıları iki elin on parmağını geçmeyen nitelikli dilbilimcilerin sayısını arttırmaktır. Eski eserleri yeni Türkçeleştirecek dev bir kampanyaya girişmektir diye düşünürüm.

SOROKİN’İN GÖZLEMİ HÂLÂ GEÇERLİ

Modern dünyaya yön veren disiplinlerin yıkıcı etkileri dedikleriniz neler?
Müsaade ederseniz, ne demek istediğimi Pitirim Sorokin’den bir alıntı ile izah etmeye çalışayım. Harvard’ın sosyoloji bölümünü kuran pek ünlü bir bilim adamıydı, Sorokin. Rus kökenli, muhteşem bir hümanist aydınlanmacı. 1941’de yayınladığı özeleştirisi, “Birinci Dünya Savaşından sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten utanmıyorum” diye başlar, “Beklediğim, barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış içinde yeniden düzenlenmesiydi, kanlı ihtilaller değil. Merhametti, kitle katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, otokratik diktatorya değil. Bilimin ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil. Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil.” Toprağı bol olsun, Sorokin’in gözlemi bugün halâ geçerli. Son yıllarda yaşananlara bir bakın. Irak’taki “Facility 1391” nam işkencehanede resim çektiren gencecik Amerikalı kadın askere bakın, Kaddafi’ye fiili livata uygulayan Müslümana bakın. Uzağa gitmeye ne hacet, Diyarbakır’da o dört ergeni linç eden ergenlere bakın. Allah’ın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü şöyle dursun, insanoğlunun aklının sınırlı olabileceği ihtimalini düşünseler, edebe, adaba, geleneklere, sıradan insanların düşüncelerine biraz değer verseler, hadlerini böylesine aşmazlar, bunca acıya neden olmazlardı.

Vicdanın sesi kısılıyor

İnsan hakları kavramları gelişiyor derken aydınlanma sürecini iyi okumak gerekir diyorsunuz.
Öyle. Anlaşılan o ki hümanist dünya görüşü yerleştirilmeye görülsün, “hümanist” derken, kelimeyi bizdeki yaygın ve yanlış kullanımıyla “iyiliksever” manasında değil, “Tanrının fonksiyonları üstlenen” mealindeki özgün anlamında kullanıyorum. Allah’ın yerine kadiri mutlak bir “Tanrı-insan,” bir süpermen, yerleştirilmeye görülsün, insanoğlu kendisini derhal onun yerine koymaya kalkışıyor. Dünyayı ve diğer insanları dilediği gibi kullanmakta özgür olduğu düşüncesine kapılıyor. Tevazuyu, sorumluluklarını unutuyor. Vicdanın sesi kısılıyor. Sonra, gelsin ihtilâller, darbeler, gelsin beyaz adamın uygarlaştırma misyonları, gelsin özgürleştirme, demokratikleştirme aldatmacaları. Gelsin, Stalinler, Hitlerler, Maolar, Frankolar. Hasılı insanı evrenin merkezine yerleştirmek niyetiyle döşenen yol, eşrefi mahlukatın rakamlara indirgendiği, sarf malzemesiymişcesine muhasebeleştirildiği mekanik olduğu kadar da acımasız ve kaba bir dünya görüşüne evrilmiştir, vesselâm.

Doğrusu bizim medeniyetimiz de pek sakin gelişmemiş, çatışmalar, kavgalar, savaşlar...
Ben “bizim” medeniyetimiz, “onların” medeniyeti diye bir ayırım yapmıyorum, Ayşe Hanım. Küresel bir gezegende Doğu-Batı şeklindeki coğrafi ayrıştırma esasen absürttür. Türdeşler arasındaki fark, aydınlanmanın tezgâhından geçmiş olanlarla, geçmemiş olanlar arasındaki doğayı ve insanlığı algılama farkıyla ifade edilebilir. Yoksa her ikisi de dünyanın dört bir tarafına serpiştirilmiş yaşamaktadır. Mesele, bölgesel yoğunluk ve iktidara yakınlık meselesi. Kamçatka’dan öte “Doğu” yok ama en zalim gulaglar Kamçatka’daydı. Gulaglarda telef olanları “devrimin yakıtlarıdır” diye muhasebeleştiren Stalin, Batılı Himmler’i aratmaz. Benim itirazım, şu ya da bu medeniyete veya topluma değil, aydınlanmanın insanoğluna nihai hakikatmış gibi, kaçınılmaz bir kadermiş gibi dayatılmasınadır. Tarihin doğrusal yorumunadır. Gri alanların yok sayılmasınadır. Sosyal Darvinizmedir. Irkçılığadır. İnsanat Bahçelerinedir. “Tek yol şu ya da bu” anlayışınadır.

Nefret yasaları birer toplum mühendisliği

Konuşmanızda nefret yasalarına kesin bir dille karşı çıktınız. Anti-Semitizmi önlemek açısından yararlı olduklarını düşünmüyor musunuz?
Nefret edilen oluşumu ortadan kaldırmak yerine -ki bu durumda nefret edilen oluşumun Siyonizme evrilen Semitizm olduğu açıktır- nefret edeni cezalandırmanın adaletle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Nefret yasalarının tek bir açıklaması vardır: toplum mühendisliği. Arzu ettiğiniz dünyanın oluşmasını engelleyen “kusurlu” türdeşlerinizi ceza yoluyla ıslah etmek çabası.

Teşekkür konuşmanızda başka örnekler de verdiniz. Meselâ, atar ergenleri sokağa döken yazarlar.
Bahsettim, evet. Toplum mühendisliğinin ders kitabı örnekleridir bunlar. Korunaklı mahallelerde kurgulanan “daha üstün” ideolojiler adına feda edilebilir maddesel kitlelere indirgenen ergenler. İdealize ettikleri yaşam biçimlerine atar ergenlerin sırtlarından, onların hayatları pahasına kavuşmayı içlerine sindirebilen kalem erbabına itirazım var. Tutumları doğaya ve diğer canlılara karşı geliştirilen hükmedici tavrın uzantısıdır. Oysa, tarih bizi ütopik ideolojilere düşkünlüğün ölümcül sonuçlarına karşı da uyarır.
Terk ettiğiniz aydınlanma kutbunun nasıl bir yer olduğu az çok anlaşılıyor, peki hicret ettiğiniz pak topraklar nasıl?
Henüz yoldayım, Ayşe Hanım, hicret tamamlanmadı. Kızgınlıklarımı tümüyle yok edebilmiş değilim. Şekilde görüldüğü gibi, akranlarımla helâlleşebilmiş de değilim. Bitirmemi bekleyen kitaplar olduğu sürece, topluma olan borçlarımı kapatmış da sayılmam. Tek bildiğim ağlamasını bilmeyenlerin kutbundan, ağlamasını bilenlerin kutbuna hicret etmeye çalıştığım. Bu aşamada merhamet kutbunu ancak tasavvur edebiliyorum.

Holigan tarafgirlik

Konuşmanızda en çok da Orwell’den bahsetmiş olmanız tepki topladı.
Evet, “solcu” ya arkadaşlar, soykırım sözcüğünü Ermenilerden kıskanan Yahudiler misali, “devrim” sözcüğünün, velev ki bambaşka bağlamda olsun, Sayın Erdoğan’ın ismiyle yanyana telâffuz edilmesine içerlediler! Orwell bizim mahallenin yazarıdır, sizin mahalleden birini mümkünatı yok alkışlayamaz tıkanıklığı. Rakip takımın kalecisinin muhteşem kurtarışını takdirden aciz holigan tarafgirliği diye de düşünebilirsiniz. Mamafih, Orwell’in 1984’ünün de diğer kitabının da, Alice Harikalar Diyarında gibi, Küçük Prens gibi, çocukluk okumalarına kurban giden kitaplardan olduğunu söylemeliyim. Okuduğunuzu sanırsınız ama aklınızda sloganlaştırmaya müsait birkaç cümleden fazla birşey kalmadığını idrak etmeniz zaman alır. Bildiğim kadarıyla “Katalonya’ya Saygı” da ancak bu yıl yayınlanabildi.

Esma Biltaci bizdendir

Sayın Erdoğan, Esma için gözyaşı döktüğünde ne düşündünüz? İhvan lideri Muhammed El Biltaci’nin kızı…
Bizdendir diye düşündüm. O törende Emine Hanım’ın gözleri dolunca da öyle. 
“Siz” kimsiniz?
Konuşmamda da söylediğim gibi, var olmanın, bu gezegende yaşayakalmanın dayatılagelenlerden daha insancıl yollarının olduğunu görebilen sanatçılar, edebiyatçılar ve ekurileri. Erdoğan’ın reel politiğe aykırı çıkışlarının arkasında yatan hak arayışına bigâne kalamayanlar. Bakın, aydınlanmanın yıkıcı etkilerine karşı uyaranların kısmı azamı bizim taifedendir. Defoe, 1740’da öldü; Orwell 1950’de, Soljenitsin 2008’de. Ömürleri yaklaşık iki asıra serpiştirilmiş bu adamların ortak noktaları tanıklık ettikleri baskı, zulüm ve hunhar katliamlara karşı uyarı görevlerini yerine getirmiş olmalarıdır. Benim bu isimleri zikretme nedenim, günümüze değiyor olmaları.

Konuşmanızda Orwell’e, Defoe’ya gönderme yapmış olmanız tepki topladı.
Ne yapalım, Ayşe Hanım, ben ne derim tamburam ne çure durumu. Bu ne ilk anlaşmazlığımızdır ne de son olacak, besbelli. Bakın, Defoe, İngiliz Anglikan Kilisesi'nin horgördüğü Presbyterian mezhebindendi. Hapisler, boyunduruğa vurulup Londra meydanlarında yüzüne tükürülmek üzere sergilenmeler, daha neler neler. Kahire’de demir kafeslere tıkılan İhvan’a reva görülenlerden aşağı değildir çektikleri. “Hakikatı gören, başkaları farklı düşünüyorlar diye onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala, hem de alçaktır” diye başlayan sözü, İkinci James’e karşı dikilirken söylediği sözdür. Öteki İngiliz, Orwell… İspanya İçsavaşı'nda Franco taraftarlarına karşı savaşmış bir komünistti. Onun feryadı da fuhuşa, dilenciliğe son veren, Katalonya’yı insanca yaşanabilir hale getiren sosyalist organizasyonlara ihanet eden Stalin’e. Avrupa’da zamansız bir devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan Stalin, kendi dünya kurgusuna engel teşkil ettiğini düşündüğü yoldaş devrimcilere savaş açar. Ve Orwell’in haykırışı: “Evrensel dolandırıcılığın hüküm sürdüğü zamanda gerçeği söylemek devrimciliktir.”  ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın ağzına bakan Birleşmiş Milletler'in “hayırhah”lık iddiası, evrensel dolandırıcılık değil de nedir?

YARIN: “ONE MİNUTE”LE BAŞLAYAN DEFOE-VARİ BAŞKALDIRI

http://www.yenisafak.com.tr/hayat/her-yasal-hak-hel%C3%A2l-degildir-2056951

Her yasal hak helâl değildir

Şeriatın kestiği parmak acımaz. Neden? Verilen cezanın, işlenen suçla örtüştüğünden kuşku duyulmaz da ondan. Suçlunun cezasını kendisini cezalandırana helâl ettiği, mahkeme ile helâlleştiği ideal, hatta ütopik durum. Günümüz dünyasında mümkün müdür? Bence mümkündür.

Yeni Şafak | | 03 Ocak 2015, 4:00

Her yasal hak helâl değildir

FOTOĞRAF: SEDAT ÖZKÖMEÇ

AYŞE BÖHÜRLER - ALEV ALATLI İLE NEHİR SÖYLEŞİ (5)

“Devrim sözcüğünün Erdoğan ile yanyana telaffuz edilmesine içerlediler” dediniz. Yalakalık suçlaması da buradan mı çıktı?

Ben öyle değerlendiriyorum. “Devrimci” olmanın toplumumuzda yerleşik sui generis bir şıklığı, bir üstenciliği vardır ya, bana duyulan tepkinin o kazanımdan olası eksilmeye karşı telaş olduğunu değerlendiriyorum. “Halkçılık” da böyle bir sözcüktür meselâ. Ak Parti iktidarının gelmiş geçmiş en halkçı iktidar olduğunu söyleyin de bakın ne oluyor. Oysa hem Defoe’dan, hem Orwell’den, hem de Soljenitsin’den bugüne dair alınacak dersler vardır. Hele de, ağır kanser hastası olmasına rağmen gulaglarda telef olan yüzbinleri unutturmamak için yaşayakaldığı teslim edilen eski mahkûm Soljenitsin’den: “Ölenler göreve çağırıyorlar. Sen yaşıyorsun. Görevini yap. Dünya olan biten herşeyi öğrenmeli. Görevini yap.” Bize gelince, 12 Eylül zulmünü anlatan kaç kitap çıktı? “İvan Denisoviç’in Hayatında Bir Gün” kıratında bir eser var mı?

İŞLER “SEV KARDEŞİM” ŞARKISIYLA YÜRÜMÜYOR.

Sayın Erdoğan ile bu yazarların arasında kurduğunuz bağlantıyı netleştirmenizi istesem?

Yeterince net olduğunu sanıyordum ama yine de söyleyeyim. “One minute”le başlayan Defoe-vari başkaldırı, İhvan’ın, Esed muhaliflerinin trajedilerini unutturmamak için gösterilen Soljenitsin-vari çaba, dünyanın beşten büyük olduğu gerçeğinin “Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha çok eşittir” diyen Orwell’e yakınlığı. Barış Süreci. Iraklı, Suriyeli muhacirlere her türlü zorluğa rağmen takınılan kucaklayıcı tavır. Somali, Pakistan. Hasılı bu dünyada işler “sev kardeşim” diye şarkı söylemekle yürümüyor Ayşe Hanım. “Mutluluklar bir olsun, acı birlikte” diyorsanız, rahatınızdan fedakârlık etmeye razı olacaksınız. Beyoğlu Suriyeli kaynıyor diye Alman dazlakları misali celâllenecekseniz, dürüst olmalı, safınızı belirlemelisiniz.

HİCRET İÇİN NE BEKLİYORUZ?

Merhamet Kutbu tasavvurunuzdan bahsetmek ister misiniz?

“Biz size kaval çaldık, siz oynamadınız. Biz yas tuttuk, siz ağlamadınız. Biz size ağıt yaktık, siz dövünmediniz…” (İncil, Matta 11).  Dolby Axon’ların kavalın sesini bastıramadığı bir diyar tasavvur ediyorum. Ağıtların sinek vızıltısına indirgenemediği, Emine Hanımınkiler de dâhil olmak üzere, gözyaşlarının onurlandırıldığı bir yer. Acıyla dövünenlerin istihfafla karşılanmadığı bir diyar. Böyle bir dünya, bir tarafıyla ütopik olsa da, diğer tarafıyla da Newtonian dünya görüşünün yoksaydığı gri alanlara itibarlarının iade edilmesi kaydıyla, pekalâ da mümkündür. Mesele, gri alanları savunmakta özgür olduğumuzu içimize sindirebilmekliğimizde. Orwell, özgürlüğü “İnsanlara duymak istemediklerini söylemektir” diye tanımlar. Şeriatî, Mekke’nin bir diğer adı olan Beyt-i Atik’deki “Atik” sözcüğünün özgürlüğü temsil ettiğini. Pak topraklara hicret için daha ne bekliyoruz, söyler misiniz?

İNSANOĞLUNUN DÜNYAYA DAİR HER KABÜLÜNDE GRİ BİR ALAN VARDIR

Gri alan kavramını biraz açar mısınız?

Açmazsam ayağımız güncele basmayacak diyorsanız, haklısınız. Şöyle söyleyeyim, mesela, Cern’dekilerin “Tanrı parçacığı” dedikleri gri alan gibi. Einstein’ın “Matematik gerçeği yansıttığında kesin değildir, kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz” derken işaret ettiği gri alan gibi. Ölçümlerde sigma harfiyle belirtilen gri alan gibi. Helâl edilmeyen mahkeme cezasındaki gri alan gibi. İmar iznini cebine koymuş müteahittin, 3 bin yıllık bir şehrin silüetini yok eden icraatının cezalandırılamamasındaki gri alan gibi. GDO’lu mısır ticareti yapanın savunmasındaki gri alan gibi. İnsanoğlunun dünyaya dair her kabulünde, her hükmünde gri bir alan vardır. Teferruattır diye ihmal edildiğinde, melâli anlamakta yaya kalan, hedeflenen amacı ıskalatan gri alan.

Diriliş ancak istendiğinde mümkün

Yakın bir gelecekte hukuk reformu öngörüyor musunuz?

Benim ömrüm görmeye yetmeyecektir. Ancak, parçacık fiziğinin Newtonian dünya görüşünü tahtından etme yolunda hayli mesafe aldığı da bir gerçek. Yeni fizikte, malûm, kesinlik yok, tek doğru yok, hiçbir şey mutlak doğru değil, hiçbir şey imkânsız değil. Fuzzy mantığın insanlığı siyah-beyaz düşüncenin cenderesinden, kesin yargıların kabalığından ve zorlamasından kurtaracağı düşünülüyor. Bu gelişmeden hukuk da nasibini alacaktır. Nitekim daha şimdiden suç kavramı tartışılıyor. Hâkimlerin, formal yani resmi hukukun siyah-beyaz kurallarını aşarak, hafifleştirici veya ağırlaştırıcı nedenleri ayrıntılı bir şekilde inceleyebilecekleri düşüncesi taraftar buluyor. Tahkim mahkemelerinin itibarları ile birlikte sayıları da artıyor ki ben bunda helâlleşmenin dava kazanmaktan üstün tutulabileceğini okuyorum. Daha da uç bir gelişim, iki asırdır ilk kez kadı sistemini savunan sesler duyuluyor. Savunanlar da çoklu hukuk yanlısı libertaryan özgürlükçüler.

Ya Türkiye? Edebiyat bir tarafıyla da kehanettir dediğiniz için soruyorum, Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ah ama “Türkiye, anlaşılamaz. Hesaba kitaba da gelmez. Kendisine has bir kimliği vardır, Türkiye’ye ancak iman edilir.” Ondokuzuncu yüzyıl Rus düşünürü Fyodor Tyutçev’in kendi ülkesi için söylediği bir sözdü bu. Lâkin o kadar iyi yansıtıyor ki benim Türkiye için hissettiklerimi, iktibas etmekten kendimi alamadım! Kehanet değil ama temennim, yaşadığımız şu kahredici anomalinin hayırlara vesile olması, 2050’li yıllardan geriye bakanların bizim çırpınışlarımızı Türk rönesansı olarak adlandırabilecekleri bir süreç olarak görecekleri umudu. Doğrudur, diriliş ancak isteniyorsa gerçekleşebilir, ancak o zaman mümkündür ama bu yaşananların bizim olduğumuz noktadan değerlendiremediğimiz bir nedeni de olsa gerektir.

Rönesans diyorsunuz ya, şimdi yine tepkiler yağacak!

Yağsın, ne yapalım. Yeniden doğmanın birden fazla yolu vardır. Kiminin yeniden bağ kuracağı Aristo’su, Eflâtun’u, kiminin de hem Aristo’su, Eflâtun’u, üstüne üstlük Harizmi’si, İbni Sina’sı. Allah’ın yolları belli mi olur, bir bakarsınız dünyayı göbeğini kaşıyan o adam kurtarmış, Türkiye’nin logosu adalet ve ahlâk olmuş!

Yargıcın gözleri faltaşı gibi olmalı

Mecelle’deki tanımı söylüyorsunuz.

Evet, Mecelle’nin 1792. maddesi. Yani, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, yani, adli hükümler kitabındaki yargıç tanımı, 1800’lü yılların üçüncü çeyreği. Baksanıza, çeviri yapmadan iki çift lâf konuşamıyoruz Ayşe Hanım. Şimdi, gelin de desteklemeyin, Osmanlıca öğretiminin ihyasını! Yeri gelmişken, beni helâl olmayan yasal haklara uyandıran Hayrettin Ökçesiz Hoca’nın kısa fakat özgül ağırlıkları fevkalâde yüksek makalelerinden birinde rastladığım bir Nietzsche alıntısını paylaşmak isterim. “Soğuk adaletinizi sevmiyorum... Yargıçlarınızın gözlerinden/ Cellatla, onun soğuk demiri bakıyor/ Söyleyin nerede bulunur, gören gözleriyle sevgi olan adalet?” Bana da sorarsanız, bir yargıcın gözleri fal taşı gibi açık olmalıdır ki gri alanları görebilsin. Roma hukukunun gözleri bağlı tanrıçası bize göre değil.

Gören gözleriyle sevgi olan adaletin bulunabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
Evet, inanıyorum. Sevgisiz adaletin, cezanın helâl edilemediği adalet olduğunu görürsek, iyileştirmenin yolunu bulabiliriz. Yargıçların gözlerinden bakan soğuk demiri yok etmelerinin yolu, Ökçesiz Hoca’nın ifade ettiği gibi, “Zaaflarından arınmadan, kemale ermeden, içlerine sinmeyen bir kararı vermemek /yani özgür olmak/ cesaretini bulamadan, yedi günahından arınıp, yedi erdemin kisvesini giyinmeden kendilerine sunulan peygamber postuna oturmama”ları olsa gerek. Gönüllü feragat, yargıçlar için de geçerli olmalı.

Şeriatın kestiği parmak acımaz

Törende yaptığınız konuşma bir uyarı mıydı?

Her yasal hakkın helâl olmadığını hatırlatmak noktasında uyarı olarak da telâkki edilebilir, evet.  Bakın, siyasilere sokulmak ile siyasilere maruz kalmak arasında fark vardır. Bencileyin Türkiye nöbeti tutan tiplerin hemen her zaman siyasilere söyleyecek bir şeyleri vardır. Ancak, adabı muaşeret size saygıyla kulak verene saygıyla mukabele etmeyi gerektirir. Bana gelince, devletin en üst katında onurlandırılmış olmak ayrıcalığını, güncel siyasetin tetikleyebildiği adaletsizlikleri iyileştirebileceğini düşündüğüm bir formülü Sayın Cumurbaşkanının bizzat kendisine sunarak karşılamayı seçtim. Olay budur.

Bir 21. Yüzyıl projesi olarak, helâl olanı, yasal olanla örtüştürmek...

Evet, o.  Newtonian dünya görüşünün en etkin olduğu alan, hukuk. Neyin suç olup, neyin suç olmadığı kesin olarak belirlenir. Cinayet, hırsızlık vb. suçlar ve cezaları, matematiksel bir hassasiyetle maddeler, fıkralar şeklinde tanımlanmaya çalışılır. Bir sanık, ya katildir ya da değildir, ya hırsızdır ya da değildir. Biraz katildir, biraz değildir diye bir şey yoktur. Kâinatta olduğu gibi, burada da gri alanlar yoktur. Gri alanlar keyfilik, hukuksuzluk sayılır. Nasrettin Hoca misali, hem davalıyı, hem davacıyı, hem de ikisinin birden haklı olamayacağını savunan kâtibi haklı bulan bir mahkeme düzeni olamaz. Öyle mi? Peki, meselâ, Ermeni soykırımının olmadığına kanaat getiren bir bilim adamını hangi gerekçeyle cezalandırırsınız? Nefret cezasıyla. Peki, nefreti hangi “basit, sade ve kesin” kurallarla tesbit edersiniz? Edemezsiniz. Ama şeriatın kestiği parmak da acımaz. Neden?

Neden acımaz?

Verilen cezanın, işlenen suçla örtüştüğünden kuşku duyulmaz da ondan. Suçlunun cezasını kendisini cezalandırana helâl ettiği, mahkeme ile helâlleştiği ideal, hatta ütopik durum. Günümüz dünyasında mümkün müdür? Bence mümkündür, çünkü her ne kadar İslami bir kavramsa da, yeryüzünde mukim tüm ulusların kendi örfleri, adetleri, vicdani kanaatları doğrultusunda tanımlayabilecekleri bir “helâl” kavramı ille de vardır. Önemli olan, ülkenin yasalarında “helâl” dediğimiz o gri alanı karşılayacak payı bırakmak. Mahkeme kararlarını, suçlunun vicdanının kabul edeceği cezaya yakınlaştırmak.

Gönüllü feragat müessesesi işletilebilir

Yasalarda “helâl” dediğiniz gri alanı karşılayacak payı bırakmaktan söz ettiniz. Bu, kaosa sebep olmaz mı? Subjektif algı, kişiye özel durumlar. Ortak bir değerlendirme kriterimiz olmalı.

Bu saatten sonra onca çabayla oluşturulmuş ortak değerlendirme kriterini altüst etmek söz konusu olamaz, Ayşe Hanım. Tüm yasaları iptal edip, yerine yenilerini koysanız dahi olmaz, çünkü bir mekanizmayı diğeriyle değiştirmekle kalırsınız. Benim söylediğim gönüllü feragat müessesini işlerliğe kavuşturmaktır ki ister özel ister kamusal, her alanda işlev görebilecektir. Roma hukukunun özünü teşkil eden “utendi et abutendi” yani “kullanmak tüketmektir” anlayışını, “kullanmak tüketmek değildir” şeklindeki Müslümanca anlayışla ikame etmekten bahsediyorum. Yani, imar ruhsatını cebine koyan müteahhitin 3 bin yıllık şehrin silüetini yırtan gökdeleni dikmekten gönüllü feragatı. Yani, bal üreticisinin şeker katarak elde ettiği kârdan gönüllü feragatı. Yani yazarların yangına körükle gitmekten gönüllü feragatları. Yani kul hakkının örneğin hac farizasından aşağı kalmayan önemle onurlandırılandırıldığı durum. Hayatın her alanından yüzlerce örnek düşünülebilir. Hâsılı pozitivizm çıkışlı müsbet hukuğun insanoğlunun vicdanı ile perdahlandığı; hukuğun maddeler, fırkalar, yönetmelikler değil, adalet dağıttığı merhamet kutbuna yöneliş. Olanla olması gereken arasındaki sıkışmışlıktan kurtuluş.

Gönüllü feragat insan fıtratına ters değil midir?

Hayır, eşrefi mahlûkatın doğuştan açgözlü olduğuna dair veri yok elimizde. Adam Smith’in “homo economicus”u gibi bir aldatmacadır bu da. Tüm davranışlarını ekonomik çıkarların yönlendirdiği sözde evrensel mahlûk, kapitalizme meşruiyet kazandırmak için kurgulanan ve yerleştirilen, insan tasviridir. Bizi de inandırdılar ki, fisebilillah kavramı dilden düştü, ucunda maddi bir çıkar yoksa kimsenin bir göreve talip olabileceğini düşünemez olduk.

Burada hâkim ve savcılara büyük görev düşer.

Öyle, tabii.  Helâl olmayan bir yasayı tefrik ve ilân edebilecek yegâne kurumdur, hâkimlik. Yargıcın “hakîm, fehîm, müstakîm ve emîn, mekîn ve metîn” yani, “bilge ve bilgin, akıllı, anlayışlı, doğru, kendisine güvenilen, korkusuz, vakarlı, temkinli, metanetli, dayanıklı” olması istenir. Bence bu tanıma eklenecek iki ibareden biri “özgürlüğünü içine sindirmiş” diğeri “İslam fıkıhına hâkim” olabilirdi.

Fisebilillah kavramı ayağa kaldırılmalı

Alev Alatlı, ödül töreninde yaptığı konuşma hazırlığının bir haftayı bulduğunu söylemişti. Bu konuşmanın satır aralarını anlamak amacıyla yaptığım röportajın yayını da neredeyse bir haftayı buldu. Beş gün süreyle gazetenin sayfalarını bu röportaja açan genel yayın yönetmenimiz Sayın İbrahim Karagül’e, editörümüze ve değerli vaktini benden esirgemeyen Alev Alatlı’ya teşekkürü borç bilirim... Alatlı konuşma metnini hazırlarken bu ülkeye emek vermiş insanların karşısında bir aydın şımarıklığı içinde, kimseye parmak sallamamaya imtina ettiğini söylemişti. Söyleşide de bu tavrını korudu: “Dünyayı yöneten siyah-beyaz düşüncesinin  sorgulanmasına izin veren her şeye destek veririm. Batı anlamında siyah-beyaz rasyonalitesi Suriyelileri içeriyi almamayı gerektirirdi. Gönüllü feragat ise onları içeri almayı gerektirir. Hakikati bildiği halde haykırmayan alçaktır yahu. Dünyanın bütün sorunlarına çare olamayız ama yapabildiğimizi yaparız. Alternatifi köle mantığıdır, susar oturursunuz...” derken Erdoğan’a verdiği desteğin nedenlerini izah etti.

Söyleşide; flaş ve günübirlik flaş başlıklardan kaçındı. Kadim değerlerin ipine sarılmaya çağrı yaparken “laik muhafazakar” olduğunun altını ısrarla çizdi. “Bu yüzyılın en önemli meselesi yasal olan ile helal olanı örtüştürmektir” derken bir formül ortaya koydu. “Demokrasi feragat rejimidir. Hiç bir şeyden feragat etmeden ‘sev kardeşim’ diyerek dünya birden bire güzel bir yer olmaz” derken muhalefete de yön gösterdi. İnsanın rakamlara indirgendiği, sarf malzemesiymişçesine muhasebeleştirildiği; mekanik olduğu kadar da acımasız ve kaba bir dünya görüşüne itiraz ediyordu. Eğer dünyada bir devrim olacaksa “gönüllü feragat” kavramının yaygınlaştığı bir düzende olabilirdi. 
Beyaz Türklerin hayal ettikleri dünyanın devrinin kapandığını söylerken beyazlaşacağım derken ucubeleşenleri işaret ediyordu. “Müslüman da, muhafazakâr da paçozlaşmaz. Olsa olsa muhafazakâr görünmeye çalışan paçozlaşır” derken dindarlaşmanın değil, radikal bireysellik akımının asıl tehlike olduğunu söylüyordu.

Bu röportaj elbette Türkiye’de yüzyıllık sorunlara derman üretmedi. Ancak bizi, bir yüzyıl geriden gelen bilgi felsefemizin kusurlarıyla yüzleştirdi. Fazlasıyla ses getirdi. Önemli tartışma başlıkları açtığını biliyorum. Övgüsünü de, yergisini de esirgemeden paylaşan okurlarımıza teşekkürü borç bilirim. Ayrıca röportajın tam metnini de “alevaliatli.com.tr”  sitesinden de okuyabilirsiniz.

- BİTTİ -

 

 

İstatistikler

OS : Linux c
PHP : 5.3.29
MySQL : 5.7.36
Zaman : 20:54
Ön bellekleme : Etkisizleştirildi
GZIP : Etkisizleştirildi
Üyeler : 3472
İçerik : 602
Web Bağlantıları : 8
İçerik Tıklama Görünümü : 1431009

Sıcak Haberler

“Mutsuzlar bencil, garezci, haksız ve acımasız olurlar.” (ÇEHOV)