WWW.AHMETTURKAN.COM.TR

ZAMAN HER ŞEYİ ANLATIR

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa YAZILARIM YAZILARIM ALLAH RESULÜ’NÜ REHBER ETMEK

ALLAH RESULÜ’NÜ REHBER ETMEK

e-Posta Yazdır PDF
ALLAH RESULÜ’NÜ REHBER ETMEK
Peygamberler, Yaradan ile ilahi hitaba mazhar olan eşref-i mahlûk/insan arasında iletişimi sağlayan yegâne vasıtalardır. Allah bir lütuf olarak insanı yaratıp kendi hâline bırakmamış, vahyin rehberliğinde doğru ile yanlışı, hak ile batılı gösteren peygamberler ve onlarla beraber ilahi irşad rehberi olan kitaplar göndermiştir. “Size Rabbimin mesajlarını iletiyorum, size öğüt veriyorum ve Allah’tan gelen vahiy sayesinde sizin bilmediğinizi biliyorum.” (Araf- 62.) ayeti bu iletişimi ifade eder. Bu ayet aynı zamanda bize peygamberlerin en önemli ve birincil görevlerinin irşad, yani tebliğ olduğunu beyan etmektedir.
Sözlükte “yol göstermek, rehberlik etmek, öğüt vermek, hidayet” anlamına gelen irşad, doğruya veya hakka ulaştırmak, hakka kılavuzluk etmek demektir. Diğer bir ifade ile insanlara “hakkı öğretmek ve göstermek”, onların “hakka ulaşmasına rehberlik etmek”tir. (İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Dâru Sadr, Beyrut 1414, 3/175-176, “rşd” mad.)
İrşad görevi ifa edenlere de hakka rehberlik yapan anlamında mürşit denir. İnsanlık âleminin ilk ve ilahi mürşitleri peygamberlerdir. Mürşitlik görevlerini hakkın yegâne belirleyicisi olan Allah’tan aldıkları vahyi Risâlet görevleriyle insanoğluna tebliğ ederek ifa ederler.
• İlim sahibi olmak
İlim irşad faaliyetinin başarısında en önemli etkendir. Muhatapları bilgilendirmek, doğru bilgi aktarmak ve bu yolla muhatapları ikna etmek çok daha kolay ve başarı oranı yüksektir. Hz. Peygamber’in bilgi kaynağı vahiydi. Dolayısıyla muhatapları yanılmayan tek ilim olan vahiy ile bilgilendiriyordu. İlim sadece irşad makamında olanların başarısı için değil, tebliğe muhatap olanların da gerçekleri kabulünde önemli bir etkendir. “De ki: ‘Siz ona ister inanın ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’ân) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar.’” (İsra-107.) ayeti hakikati kabul etmede, dolayısıyla irşad faaliyetlerinin başarısında ilmin etkileyici rolünü ifade etmektedir.
• Yüce ahlak sahibi olmak
Allah Resulü’nün yaşadığı üstün ahlak tebliğ edilen değerlerin ete kemiğe bürünmüş somutlaşmış hâlidir. Bu yüzden Yüce Allah tebliğ ve irşada muhatap olanlara öncelikle “Habibim sen yüce bir ahlaka sahipsin.” (Kalem-4.) hitabıyla insanlığa numune-i imtisal olarak gönderdiği (Ahzab-21.) elçisinin ahlakını tekeffül etmiş; Allah Resulü de “Ben yüce ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İmam Malik, Muvatta, Hüsnü’l-huluk, 8.) buyurmuştur. Bir nakilde ifade edildiği gibi Said b. Hişam, Hz. Aişe’ye Allah Resulü’nün ahlakını sormuş; “Kur’ân okumuyor musun?” sorusuyla karşılaşmış; “Okuyorum.” deyince; Hz. Aişe de “İşte Hz. Peygamber’in ahlakı Kur’ân’dı.” karşılığını vermiştir. (Darimi, Salat, 165; İbn Mace, Ahkam 14; Nesai, Kıyamu’l-leyl, 2; Ahmed b. Hanbel, Musned, 41/148, no. 24601.) Bu, Hz. Peygamber’in Kur’ân’da var olan bütün ahlaki değerlere sahip olduğu, Kur’an’ın sakındırdığı bütün eksikliklerden de sakındığı anlamına gelir. Dolayısıyla Allah Resulü’nün hayatı Kur’ân ahlakının somutlaşmış hâliydi, demek hakikat olur.
• Örnek bir kişilik sergilemek
Allah Resulü’nün birinci görevi tebliğ, ikinci görevi de tebyindi. Yani tebliğ ettiklerini muhataplara yaşayarak uygulamalı bir şekilde açıklamak ve öğretmekti. Bunu da sergilediği örnek kişiliği ile en güzel şekilde yaptı. Tebliğin başarısında örnek bir kişilikle topluma sunulan değerleri yaşamak son derece önemlidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) tebliğ ettiklerini kusursuz bir şekilde hayata yansıtmış, Kur ’ani emirlerin uygulamalarını en güzel şekliyle muhataplara takdim etmiştir. Allah Teâlâ onun bu özelliğini “Ey inananlar! And olsun ki sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Allah’ın Elçisi en güzel örnektir.” (Ahzab-21.) hitabıyla ifade buyurmuştur.
• Doğruluk, güven ve istikamet üzere olmak
Doğruluk, hakka uygunluk demektir. Hakkın belirleyicisi ise ilahi vahiy ve vahyin kontrolünde tecelli eden Allah Resul’ünün sünnetidir. Yüce Allah’ın peygambere hitaben “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud-112.) emri peygamberlerin doğruluk ve istikamet üzere hareket ettiklerinin beyanıdır. Bu da Hz. Peygamber’in söz ve uygulamalarının/hayatının tamamıyla doğruluk kıstası/ölçüsü olduğunun bir ifadesidir.
Şüphesiz hiç kimse Allah’ın Elçisi’nden daha doğru ve daha dürüst bir kişilik sergileyemez. Resulullah (s.a.v.) bunu yaşayarak göstermiştir. Onun bu dürüstlüğünün insanları derinden etkilediği tarihî bir hakikattir. Henüz fakir ve yetim bir genç iken amcasının yanında ticarete başlamış, kısa zamanda dürüstlüğü ve alışverişteki adaletiyle herkes tarafından tanınmış ve saygı görmüştür. Çevresinde “sadık” ve “emin” olarak ün salmış, zengin, fakir herkes tarafından bu unvanlarla çağrılır olmuştur. Şüphesiz onun doğruluğu ve dürüstlüğü peygamberlik ve davetinin kabulünde etkin rol oynamıştır. Yüce Allah elçisine “Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.” (Araf-68.) demesini vahyetmiş; “Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” (Şuara-125.) ayeti ve benzerleri (Şuara-143; Duhan-18.) ile de tebliğde muhataplara güven telkin edilmiştir.
• Söz ve eylem birliğine dikkat etmek
Hz. Peygamber (s.a.v.) tebliğ ve irşad görevini ifa ederken sözsel bilgilendirmesinin yanı sıra fiilî uygulamaları ile de söz ve eylem birliğini ortaya koymuş; Kur’an’ın ne yapacağımıza yönelik talimatlarını tebliğ ederken nasıl yapacağımızı da yaşayarak topluma sunmuştur. Topluma sunulan değerler mürşit tarafından eyleme dönüştürülmez ve bu şekilde söz ve eylem birliği sağlanmaz ise irşadın karşılık bulması beklenemez. Fiilî temsil diye ifade edebileceğimiz “söylediğini yaşamak” irşadın vazgeçilmezidir. Şu bir gerçek ki tebliğ ve irşadda sözlü bilgilendirme ve uyarıdan ziyade fiili temsil etkilidir. İslam dininin kısa zamanda bu kadar hızlı yayılmasının en önemli etkeni şüphesiz Hz. Peygamber’in tebliğ ettiklerini yaşamasıdır.
• Alçak gönüllü olmak
Allah Resul’ünün (s.a.v.) sıradan bir insan gibi sade bir hayatı vardı. Krallar gibi yaşama imkânına sahipken sıradan bir birey gibi son derece sade ve mütevazı bir hayat yaşamayı tercih etti. Kendi evinin işini görür, hırkasını diker, ayakkabılarını tamir ederdi. Mescitteyken insanlar arasında herhangi farklı bir durum olmaksızın onlardan biri gibi otururdu. O kadar ki kimin peygamber veya devlet başkanı olduğu fark edilmezdi. Onun bu mütevazı hâlinin tebliğ ve irşaddaki başarısına olumlu katkı sağladığı inkâr edilemez.
• Tebliğde Samimi Olmak
Allah’ın Elçisi hayatı boyunca insanların iyiliği ve saadeti için samimiyetle çalıştı. Bütün zamanını ve gayretini cahiliye toplumunu Kur’an’ın nuruyla aydınlatmak için sarf etti. O kadar ki Mekke’de iken tebliğ gayesiyle büyük bir sabır, aşk ve samimiyetle kapı kapı dolaştı; fakat karşılığında hakaret gördü. O yine de insanları hakka ve iyiliğe teşvik etmeye devam etti. Çünkü o insanları hakka ulaştırma mücadelesinde sadece Allah rızası için çalıştı.
• Şefkat ve merhamet sahibi olmak
Allah Resulü herkese karşı sevgi ve merhamet dolu bir insandı. Arkadaşlarını çok sever, düşmanlarına bile merhamet gösterirdi. O, bütün insanlığa karşı yaşayan bir sevgi, şefkat, merhamet abidesiydi. Nitekim kâinatın yaratıcısı onu âlemlere rahmet olsun diye göndermişti. (Enbiya-107.)
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre bazı insanlar Resulüllah’a (s.a.v.) gelerek müşriklere beddua etmesini istedi. Bunun üzerine Resulüllah, “Ben dünyaya beddua etmek için gönderilmedim; ben yalnız rahmet olarak gönderildim.” buyurdu. (Buhari, el-Edebu’l-Mufred, th., Semîr b. Emîn ez-Züheyrî, Mektebetu’l-Ma’ârif, 1419/1998, s. 167, no. 321.) Başka bir rivayete göre de “Allah, başkalarına merhamet etmeyene merhamet etmez.” buyurdu. (Buhari, Edeb, 18, 27; Müslim, Fedâil, 65.) Onun sevgisi ve merhameti; inancı, rengi, ırkı, makam veya cinsiyeti ne olursa olsun herkese yönelikti. Kısacası insanlara olan sevgi ve merhameti sonsuzdu. Bununla beraber müminlere karşı olan şefkat ve merhameti düşkünlük derecesindeydi. “And olsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe-128.)
• Sabırla Allah’a sığınmak
Her konuda olduğu gibi tebliğ ve irşadda da Allah’a sığınmak gerekir. Allah Teâlâ “Allah’ın ayetleri üzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Sen Allah’a sığın. O şüphesiz işitendir, görendir.” (Mümin-56.) buyurarak tebliğde de Allah’a sığınmak gerektiğini vurgulamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de bütün tebliğ faaliyetlerinde Allah’a sığınma ve neticede elde ettiği başarı örnekleri ile doludur. “Artık Rabbinin hükmüne (boyun eğip) sabret; onlardan hiçbir günahkâra yahut hiçbir nanköre boyun eğme.” (İnsan- 24.),
“Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!” (Nahl- 127.) ayetleri de tebliğde sabrı tavsiye etmektedir. Zira tebliğde her zaman başarı elde edilemeyebilir. Bu durumda ye’se kapılmadan sabredip Allah’a sığınmak gerekir. Öylesi durumlarda Yüce Allah elçisine “(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce arşın sahibidir.’” (Tevbe-129.) demesini öğütlemektedir. Başka bir ayette, “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan.” (Furkan-58.) buyrulmaktadır.
Netice olarak; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir taraftan Allah’tan aldığı vahyi en başarılı şekilde insanlara tebliğ ederken bir yandan da bizzat hayata tatbik ederek onu insanlığa örnek bir hayat tarzı olarak sunmuştur. Aldığı vahyi insanlara iletmesi tebliğ, tebliğ ettiği vahyi gerek sözlü aktarım ve anlatımla gerek yaşayarak örneklemekle kabul ettirme faaliyeti ve bu noktada sergilediği çaba ve metotlar ise irşad olarak ifade edilebilir. Bu manada son din İslam’ın ilk mürşidi Hz. Muhammed’dir. Allah Resulü irşad görevini en mükemmel ve en başarılı şekilde yerine getirmiştir. İrşad görevi ifa edenler de Hz. Peygamber’in tebliğ ve irşaddaki başarı metodunu rehber edinmelidirler.
“Resulullah’ın sünnetine tabi olmam! Hadisler beni bağlamaz! Ben sadece Kur’ân’a bakarım!” diyen ve belki hayatında Kur’an’ın emirlerini dahi tatbik etmeyen ve nehiylerinden de kaçınmayan gaflet içindeki Müslümanlara Kur’an-ı Kerim mealen:
“Peygambersiz ve sünnetsiz bir din olamayacağı için peygamberlerin Allah tarafından insanlara, kendilerine itaat edilsinler diye gönderildiklerini” (Nisa Suresi-64) buyurur.
Ve gene Cenab-ı Zül Celal Hazretleri kitabında mealen;
- “Kuran'ın, Kendisi tarafından Resulüne tafsilatıyla açıklanmış (Kıyame-19) ve öğretilmiş (Rahman- 2) bir kitap olduğunu, Resulullah’ın ömrüne yemin edilerek (Hicr- 72), Onun ehemmiyeti vurgulanarak, Onun alemlere (Enbiya- 107) ve müminlere rahmet (Tevbe- 61) ve nurlandıran bir kandil olduğunu (Ahzab- 46), kıyamete kadar tüm insanlığa (Nisa- 79, Araf Suresi- 158/169, Furkan-1, Ahzab -40, Sebe -28, Sad -87) yüce ahlak üzere(Kalem -4) gönderilmiş son nebi (Ahzab -40) olduğunu, Onu nefislerimizden dahi evla tutmamız gerektiğini (Ahzab -6), Onu sevmenin farz olduğunu(Tevbe -24), Onun esma-i hüsnanın Rauf ve Rahim isimlerine mazhar olduğunu (Tevbe -128), Ona herkese hitap ettiğimiz gibi hitap etmeyip (Nur -63), salavat getirerek (Ahzab - 56), edebi aşıp önüne geçmeden, sesimizi yükseltmeden, sözünün üstüne söz söylemememiz gerektiğini (Hucurat -/1-2), Allah’tan sonra, cihattan evvel en çok Resulullah’ı sevmemiz gerektiğini (Tevbe - 24), Onu seversek Allah’ın da bizi seveceğini (Al-i İmran-31), Onda bizim için çok güzel misaller olduğunu (Ahzab -21), O bir hüküm verdiğinde artık seçme şansımızın olmadığını (Ahzab- 36), Kur’ân ve sünnetle muhakeme olmamız ve muhakeme etmemiz gerektiğini (Nisa-61), Onun da yani bize bıraktığı sünnetinin de hakem olduğunu (Nisa- 64/65), İslam Şeriatı ile amel etmemiz ve bu konuda Resulullah ile tartışmamamız dahi gerektiğini (Hac -67), Onun kendi nefsinden ve hevasından konuşmadığını (Necm- 3/4), Ona muhalefet edilemeyeceğini (Nur -63), Onun haram kıldığının haram kılınması gerektiğini (Tevbe -29), Onun Allah’ın gösterdiği şekilde hüküm verdiğini (Nisa -105), Ona kitap, yani Kur’ân ve Hikmet, yani Kur’an’ın tefsirinin öğretilmiş olduğunu (Nisa -113), Resulullah’ın üzerinde Allah’ın lütfunun çok büyük olduğunu (Nisa-113), Resulullah ve ulü’l emre, yani devletin Müslüman idarecilerine ve din alimlerine tabi olmamız gerektiğini (Nisa -59/83), Ona itaatin Allah'a itaat ile eşdeğer olduğunu (Nisa-80), Onun yaptığını yapıp, yasakladığından kaçınmamız gerektiğini (Haşir -7); Ona, yani sünnetine itaat etmezsek kâfir olacağımızı (Al-i İmran-32) ve iman etmiş olmayacağımızı (Nisa- 65), merhamet olunmayacağımızı (Al-i İmran -132), azaba uğrayacağımızı (Enfal-13), ebedi cehennemde kalacağımızı (Tevbe-63), başımıza belalar geleceğini (Nur-63), sapıklık ve dalalete düşeceğimizi (Ahzab- 36); Resulullah’a itaat edersek de ebedi cennete gideceğimizi (Nisa-13), hayırlı ve güzel bir iş işlemiş olacağımızı (Nisa- 59), kendilerine nimet verilen peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacağımızı (Nisa-69), Allah'a itaat etmiş olacağımızı (Nisa- 80), kazanacağımızı (Nur -52), amellerimizin eksilmeyeceğini (Hucurat-14) ve böylece hidayete ereceğimizi (Nur-54)” beyan etmektedir.
İşte Kur’ân’daki Allah’ın bu tartışmasız emirlerinden sebep, İslam’ın, Allah’ın emrettiği şekilde anlaşılıp, yaşanıp yaşatılmasına kıyamete kadar ışık tutacak ve Kur’an’ın en mükemmel tefsiri olan Resulullah (s.a.v.)’in söz ve davranışlarının, yani sünnetinin korunması için, Peygamberimiz (s.a.v.)'in ashabı O’nun her söz ve davranışını kayıt altına almışlardır.
Arkalarından gelen nesiller de büyük imkânsızlıklar içinde kayda geçirilmiş bu söz ve davranışları görülmemiş bir özveri ve titizlikle, Allah rızası dışında hiçbir karşılık beklemeksizin, tek tek tasnif ederek günümüze kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmasını sağlamışlardır.
Bunlar bize ulaşmasaydı, Kur’ân’da emredilen;
Namazın nasıl kılınacağını, zekâtın nasıl hesaplanacağını, orucun nasıl tutulacağını, haccın nasıl tamamlanacağını ve daha birçok teferruatı bilemez ve büyük ihtilaflara düşerdik.
Fetih suresinin 29. ayetinde bizzat Cenab-ı Hakk’ın yücelttiği ve
Allah’ın ve Resulullah (s.a.v.)’ın yolunda olan ve Kur’ân ve sünnetin bize intikalinde az veya çok emeği geçen, bütün müminlerden Allah razı olsun, Hazret-i Muhammed Efendimiz (s.a.v.)'in de şefaatlerine nail eylesin.
“Resulullah’ı Allah’tan sonra, diğer her yaratılmıştan evvel seviyoruz!” Çünkü bu Rabbimizin tartışmasız bir emridir! (Tevbe Suresi- 24)
Ve biliyoruz ve iman ediyoruz ki;
“Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Allah’ın kulu ve Resulüdür; mahlukatın en yücesidir, ama uluhiyet ve rububiyet sadece ve sadece Allah’a aittir; Kuran'ın baştan sona anlatmaya çalıştığı gibi, zerre miktar dahi olsa hiçbir konuda Rabbimizin ortağı, şeriki, yardımcısı yoktur ve olması dahi düşünülemez!”
Başta Hazret-i Muhammed Efendimize (s.a.v.), şerefli ailesine ve ashabına ve gelmiş geçmiş bütün enbiya ve mürseline sonsuz salat ve selam olsun!
 

İstatistikler

OS : Linux c
PHP : 5.3.29
MySQL : 5.7.43
Zaman : 13:22
Ön bellekleme : Etkisizleştirildi
GZIP : Etkisizleştirildi
Üyeler : 3478
İçerik : 674
Web Bağlantıları : 8
İçerik Tıklama Görünümü : 2222002