WWW.AHMETTURKAN.COM.TR

ZAMAN HER ŞEYİ ANLATIR

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa KÜTÜPHANE EĞİTİM Hayatımızı Nasıl Sadeleştirelim?

Hayatımızı Nasıl Sadeleştirelim?

e-Posta Yazdır PDF
Hayatımızı Nasıl Sadeleştirelim?


Tüketim çılgınlığına son verip “sade bir hayat” yaşamak istiyorsunuz ama sadelik için ne yapmanız gerektiğini bilmiyor musunuz? Aslında yapmanız gerekenler hiç de öyle “atla-deve” kabilinden şeyler değil. Dünyadan elinizi eteğinizi çekmeniz gerekmiyor. O zaman nasıl bir sadelik mi diyorsunuz? İşte size “sade bir hayat”ın köşe taşları...


"Sadelik” kelimesi zihninizde neler çağrıştırıyor?

Dünyadan elini eteğini çekmek mi?

Fakirlikten kaynaklanan mecburi bir durum mu?

Teknolojiye ve hayatımızın içinde yer tutmuş imkânları, alet ve edevatı elimizin tersiyle itmek mi?

Hayır, bunların hiçbiri değil...

Peki, nedir sade hayat?

Sade hayat, her şeyden önce bir tercihtir.

Tüketim çılgınlığına; israfa, lüks ve gösterişe; zamanı, enerjiyi ve yetenekleri çürüten, eriten, buna karşılık tüketime ve israfa yönelik bir yaşam tarzını yerleştirmeye çalışan bütün unsurlara, televizyona, medyaya, abartılı reklamlara; reklamlara kapılıp marketlere hücum etmeye; al-kullan-at-tekrar yenisini al anlayışına; “tükettiğin kadar mutlu olursun” düşüncesine; özgürlük iddiasıyla paranın ve tüketimin esiri olmaya ve hayatı daraltan, çekilmez hale getiren bütün şartlara karşı basit gibi görülen, ama çok önemli bir tepki.

Şimdi başlıklar halinde, sadeliği benimsemiş bir insan veya toplum prototipinin belirgin özelliklerini sıralamaya çalışalım.

Hızlı değil hazlı yaşamak
“Fast food” ifadesini neredeyse bilmeyenimiz yoktur. “Hızlı beslenme” demek. Bu da zaten iğneden ipliğe günümüz yaşam tarzının en belirgin sembolü.

Çarklar öyle hızla işliyor ki. Düşünmeye bile fırsat yok. Kaldı ki buna ihtiyaç da bırakılmıyor. Birileri bizim için düşünüyor, hayatımızı bizim için planlıyorlar. Neye, nerede, ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu zaten çoktan planlıyorlar.

İşte biz böyle hızlı işleyen çarkın içindeyiz.

Hele büyük şehir hayatı çerçevesinde. Evden işe, işten eve. Aradaki boş vakitlerde de bol bol alışverişe.

Hızlı hayatın vazgeçilmezi de sürekli değişim, sürekli yenilenme.

İhtiyaçların sürekli yenilenmesi.

Diğer ifadeyle ihtiyaç listemizdeki maddeler hızla ve sürekli olarak artıyor. Karşılanan bir maddenin yeri hiç boş kalmıyor. En kısa zamanda en azından 3-4 tane ihtiyaç maddesi ekleniyor.

Hızlı hayat, hayatın hazzını yok ediyor. Sağlıklı düşünmeyi, doğru karar almayı engelliyor. Gelişmeleri yüzeysel değerlendirmeye sebep oluyor. Bir mesele üzerinde fazla düşünmek, yavaş hareket etmek bir zaman kaybı gibi algılanıyor.

Dert belli. Hastalık belli.

Ya çözüm?
Aslında çözüm çok açık ve elimizde.

Vitesi düşürmek.

Yavaşlamak.

Hayatımızı kontrol altına almak. Kendi hakimiyetimizde gibi gördüğümüz para-pulun, alışverişin, tüketime yönelik anlayış ve alışkanlıklarımızın kontrolünden, esaretinden, hatta bağımlılığından kurtulmak…

Düşünmek. Kendimize, ailemize, arkadaşlarımıza zaman ayırmayı düşünmek.

Hayatın gayesini düşünmek.

Ve karar vermek.

Nerede ve nasıl hata ettiğimizi araştırıp, telafi ve tedavisine bir an önce başlamak.

Paranın efendisi olmak
Bazılarına göre para, sadece paradan ibaret değil. Hayalleri süsleyen hedeflere ulaşmak için en önemli araç. Bazılarına göre mutluluğun kaynağı, bazılarına göre güçlü olmanın temel şartı, bazılarına göre insanları kontrol altında tutmanın en güzel yolu, bazılarına göre istediği kızla evlenebilmeye bir basamak, kimisine göre ev, araba, lüks yaşam gibi hayalleri süsleyen hedefleri sahip olmanın vazgeçilmez aracı.

Parayla maddî zenginliğe ulaşan, zenginliği parada gören kişi, belki kendine yalancı bir cennet kurabiliyor. Kendini bu yalancı cennete alıştırıyor. Zenginlik onun için bir alışkanlık haline geliyor. Bu alışkanlığın, hattâ hastalığın etkisiyle hep para kazanmak istiyor. Ancak bunu yaparken, insanî pek çok meziyetten feragat ediyor, alçalıyor, küçülüyor.

Para bazı insanlarca “bir doyum aracı” olarak algılanıyor. Ancak parayı zevk alma aracı olarak kullanan insanların kesinlikle doyuma ulaşmadıklarını hatırlatmak gerek. Tıpkı kedinin kuyruğunu yakalamaya çalışması gibi, parayla doyum arayanlar bir türlü bu hedeflerine ulaşamıyorlar.

Parayı bir mabud haline getiren insanların oluşturduğu bir toplumda, aslında insanlar para vasıtasıyla birbirinin kölesi oluyorlar. Parayla “özgürlüğün” ve “özgür bir hayatın” peşinde koşanlar, ya patronunun, ya borç aldığı veya alacağı dostunun, ya banka müdürlerinin ve daha nice makam ve mevki sahiplerinin kölesi oluveriyorlar.

Televizyona karşı bağımsızlık
Bazı sigara tiryakileri vardır. Hem şikayet eder sigaraya mahkum olmaktan hem de kahramanca bir eda ile “Ben istesem anında bırakırım bu mereti!” deyiverirler. Bir türlü kabul etmezler o 5-6 santimlik beyaz kağıda sarılmış kuru ve kirli bitkinin yanmasıyla çıkan dumana esir oluşlarını.

Peki bundan farklı mıdır evimizin başköşesine yerleştirdiğimiz TV’ye olan gönüllü esaretimiz. Günde en az 4-5 saatimizi ona olan sadakatimizin bir göstergesi olarak, hareketsiz, sessiz, hatta nefeslerimizi tutarak, gözümüzü kırpmadan ona bakarak geçirişimiz.

Sigara tiryakisinin zehirli dumanının zararı kendisine. Belki biraz da fiziki olarak yakınında olanlara.

Ya TV bağımlılığı ve tiryakiliğinin zararları?

Ruhumuzda, kalbimizde ve beynimizde açtığı derin yaralar.

Ailemize vurduğu darbeler.

Akrabalarımızla, arkadaş çevremizle, en yakın kapı komşumuzla aramıza koyduğu aşılmaz duvarlar.

Ve daha nice zararlar, ziyanlar, maddi ve manevi hastalıklar.

Bunca tehlikeye, bunca ziyana ve zarara yol açan bir bağımlılıktan söz ediyoruz.

Bu bağımlılıktan kurtulmanın zaruretinden bahsediyoruz.

Tabii bunun için önce kendimizin bu bağımlılığı kabul etmemiz, bu tehlikenin vahametinin farkında olmamız gerekiyor.

Uzmanlara göre günün uzun bir bölümünü televizyona ayıran bir kişi, tamamen televizyon bağımlısı oluyor. Daha da ilginci, bu bağımlılık insanı herhangi bir konuda bilinçli bir karar veremez hale getiriyor.

Televizyonun bağımlılık yaptığı bilimsel yollarla da ispatlanan bir gerçek. Scientific American dergisinin 2002 Şubat sayısında yayınlanan “Television Addiction (Televizyon Bağımlılığı)” başlıklı yazıda, televizyon seyretmenin insan vücudundaki olumsuz etkileri bilimsel verilerle desteklenerek açıklanıyor.

Peki içimize sinsice yerleşen televizyon bağımlığından kurtulmanın çaresi yok mu?
Elbette var. Yapılacak tek şey irademizi devreye koyabilmek. Ancak, gerçekçi olmak gerekirse, irademizi kullanmak çoğu zaman mümkün olmayabiliyor. Olsa bile, uzun süreli olmuyor. Adı üstünde, bağımlılık.

Günde ortalama dört saatimizi göz göre göre, kendi irade ve tercihimizle televizyona teslim ettiğimizi düşünelim. Bu durumda bir yıl boyunca 1460 saatimiz, diğer ifadeyle 60 günümüz TV önünde geçiyor demektir.

60 günde neler yapılmaz ki! Hele bir de günde on saat ve üzeri televizyon seyredenler için...

Demiştik ya, belki radikal bir şekilde hayatımızdan televizyonu çıkarmak zor gelebilir. Gelin bu rakamı yarı yarıya indirmeye gayret edelim. Bir diğer ifadeyle televizyonun ömrümüzden çaldığı iki saati geri almak için çaba gösterelim.

Her gün iki saat.

Özellikle de anne-baba ve çocukların en fazla bir araya geldiği, toplandığı akşam vakitlerinde.

Kazandığınız bu iki saatle her gün neler yapabileceğinizi bir düşünün ve hemen televizyonunuzun düğmesini kapatın...

Kitle değil, bilge olabilmek
Hedef tahtasının ne olduğunu bilirsiniz. Şimdi gözünüzde bir hedef tahtası canlandırın. Büyükçe, tam boyunuz kadar. Bir de, o hedef tahtasına atış yapmak için birbirleriyle yarışan, ellerindeki birbirinden farklı silahlarla hedefi tam 12’den vurmaya çalışan atıcılar olsun. Hedefe ise kendinizi koyun. Hem de gönüllü olarak.

Herhalde isyan ettiniz. “Olur mu böyle canım!” diye düşündünüz.

Ama, bir durum var ki kendimizi hedef tahtasının yerine koyup, atış yapılması için en uygun pozisyonu kendi irademizle belirliyoruz. Bazen evimizin en seçkin ve en güzel köşesine koyduğumuz televizyonumuzun karşısına geçerek, bazen bir gazete veya dergiyi elimize alarak, bazen de radyomuzun düğmesine basarak, bazen bilgisayarımızın başında “hedef kitlesi” arasına bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek katılıyoruz.

Burada hemen belirtmem gereken bir nokta var: Hiç kimseye televizyon seyretmeyin, gazete-dergi okumayın, radyo dinlemeyin, otobüs durakları veya metro istasyonundaki reklam panolarına bakmayın diyemeyiz. Dikkat çekmek istediğimiz nokta, bu basın-yayın araçlarında ve tanıtım araçlarında yer alan ve bizi birer tüketim çılgını ve alışveriş bağımlısına dönüştüren reklamlara karşı duyarlı olunmasıdır.

Pazarlama iletişimi çalışmalarında “hedef kitle” kavramı “yapılan tüm tanıtım faaliyetlerin yönlendirildiği, bu faaliyetler sonucunda kendilerinden eylem ve düşünce değişimi beklenen kişiler ya da gruplar” olarak tanımlanıyor.

Reklam adıyla toplumun hedef tahtası haline getirilmesi; genel kitle içinde meslek, eğitim, yaş, cinsiyet, sosyal statü, kültürel ve etnik özellikler gibi gruplamaların yapılarak hedef seçilmesi; hedef seçilen kitlelerin bir tür kobay haline getirilmesi; hepsinin ötesi toplumu sadece “hedef” olarak gören “reklam baronları”nın kendi aralarında da kıyasıya rekabete girişmeleri üzerinde durulması gerekir.

Yakınlarımıza vakit ayırabilmek
Sade hayatın bir diğer yönünü kendimize, ailemize ve yakın çevremize zaman ayırabilmek oluşturur.

Özellikle ailemize ayıracağımız zaman ve enerji, hem aile içi sevgi ve saygıyı güçlendirecek, hem daha mutlu bir hayat sürmemizi sağlayacak, hem de bir takım maddî güçlüklerin ve problemlerin daha kolay halledilmesini sağlayacaktır.

Her eğitimin kaynağı aile olduğu gibi, tutumlu olma, sade bir hayatın şartlarını yerine getirme eğitiminin kaynağı hiç şüphesiz ailedir. Gerek eşlerin, gerekse çocukların sade yaşam şartlarını uygulayabilmeleri, birlikte hareket etmelerine bağlıdır.

Sade hayat, bizi yakın arkadaş çevremizle olan diyalogumuzu da artıracak, hatta dost çevremizi şekillendiren önemli bir etken olacaktır. Çünkü insanları doğru veya yanlış davranışlara yönelten unsurların başında arkadaş çevresi bulunur. Kişinin kendi iradesiyle sade bir hayat çizgisini seçmesi, ister istemez sadeliğe ters bir hayat süren arkadaş çevresinden uzaklaşmasını sağlayacaktır. Belki o kişi, tüketime endeksli hayat süren arkadaşlarına da örnek olabilecektir.

Hemen her insanda bulunan ortak bir özellik vardır. İyi ve doğru bulduğu şeyleri, güzellikleri başkalarıyla paylaşmak ister. Aynı kural sade hayatı benimseyenler için de geçerlidir. Sade hayatın kazandırdığı maddî ve manevî kazançları başkalarıyla da paylaşmak isteyecektir.

Komşuluk şart
Günümüz şartlarında komşuluğun konumu, neredeyse nüfus yoğunluğunun artışı veya azalışıyla bağlantılı bir seyir takip etmekte. İnsanların sayısal olarak çoğalması, hemen akla geldiği gibi yakınlığı doğurmuyor. Tam tersine kalabalıklar içinde bireyler yalnızlaşıyor. Kendini daha az güvende, hattâ tamamen güvensizlik içinde hissediyor.

Aynı kural, meskenlerin çokluğu ve birbirine yakınlığı, neredeyse dip dibe olmasında da geçerli. Alt kat–üst kat, yan daire–karşı daire bir komşunun varlığından bile habersiz yaşanıyor. Bu durumda da komşuluk, gerçek boyutu ya hiç öğrenilmeyen ya da “Nerede o eski komşuluklar!” diye derin bir iç çekmenin ardından hayal meyal gündemimize giren bir kavramı ifade ediyor.

Peki ne oldu da komşuluk, özellikle de büyük şehirlerdeki komşuluk bu hale geldi?

Bu konuda ilk göze çarpan etken, “apartman yaşantısı.”

Dev arı kovanlarını andıran ve her birisinde küçük bir ilçeyi barındıracak kadar nüfusa sahip olan yüksek apartmanlar, dev siteler, görünenin tam tersine komşuları birbirinden daha fazla soyutluyor.

Komşuluğun bir başka azılı düşmanı ise, evlerimizin başköşesine kurulan televizyonlar. Gün boyu yoğun iş temposuyla zaten birbirinden habersiz olan komşular, akşam evlerine geldiklerinde televizyona kilitleniyorlar. Bu durumda insanlarımız, “Ya komşun, ya televizyon” arasındaki tercih haklarını hep televizyondan yana kullanıyorlar.

Komşuluğun önünde duran bir başka engel ise “güvensizlik” ortamı. Karşılıklı güven olmayınca da, ufak tefek komşuluk görüntüleri de soğuk ve samimiyetsiz oluyor. Dolayısıyla komşusuna yabancılaşan kişi, komşusuna daha fazla güvensizlik duyuyor; bu güvensizlik ortamı ise komşuları daha fazla birbirinden uzaklaştırıyor.

Komşuluk ilişkilerini geliştirmede işe önce kendinizden başlamanız gerek. Komşuluğu hep başkalarından beklememeli. İlk adımı atmaktan çekinmemeli. Örneğin komşunuzla birlikte içeceğiniz bir bardak çay, çok şey değiştirebilir. Hayatınıza o özlediğiniz tablolara yenilerini ekleyebilir.

Unutmayın hepimiz komşuyuz.


Veli Sırım


Son Güncelleme: Cumartesi, 15 Haziran 2024 01:03  

İstatistikler

OS : Linux c
PHP : 5.3.29
MySQL : 5.7.43
Zaman : 01:03
Ön bellekleme : Etkisizleştirildi
GZIP : Etkisizleştirildi
Üyeler : 3475
İçerik : 649
Web Bağlantıları : 8
İçerik Tıklama Görünümü : 1787492