KALB VE İDRAK-1
MUKADDİME
VARLIĞIN MERKEZİNE YOLCULUK – KALB VE İDRAK
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
Bismillâhirrahmânirrahîm
الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَوَّرَ قُلُوبَ الْعَارِفِينَ بِنُورِ الْمَعْرِفَةِ وَالتَّوْحِيدِ، وَزَيَّنَ عُقُولَ الْمُتَفَكِّرِينَ بِحَقَائِقِ الْإِيمَانِ وَالتَّجْرِيدِ
Hamd; marifet ve tevhid nuruyla ariflerin kalplerini aydınlatan, iman ve tecrit hakikatleriyle mütefekkirlerin akıllarını ziynetlendiren Allah’a
mahsustur. O Allah ki; kalbi zikir mahalli, ruhu muhabbet makamı, aklı ise hikmet madeni kılmıştır. Varlığı mahlukata "burhan", kelamı kalplere "şifa", zatı ise her türlü idrakin fevkindedir.
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي كَانَ قَلْبُهُ مَهْبِطَ الْوَحْيِ وَالسَّكِينَةِ، وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَهْلِ الصِّدْقِ وَالْعَزِيمَةِ.
Salât ve selâm; kalbi vahyin ve sekînetin tecelli merkezi olan, insanlığı "esfel-i sâfilîn" karanlığından "ahsen-i takvîm" aydınlığına çıkaran rehberimiz, Efendimiz Hazret-i Muhammed’in (sav) üzerine olsun. Yine selâm; O’nun temiz ehl-i beytine, kalpleri sadakatle mühürlenmiş ashabına ve hakikat yolunun tüm yolcularına olsun.
İnsan, kâinat denilen devasa kitabın en küçük ama en derin fihristesidir. Onu diğer canlılardan ayıran ve ilahi hitaba muhatap kılan asıl cevher, biyolojik varlığının ötesinde saklı olan "Rabbânî Latife", yani Kalb’dir.
Bu çalışma; kalbi sadece kan pompalayan bir organ veya duyguların dalgalandığı bir liman olarak değil, insanın hakikatini, idrakini, düşünce ve inancının asıl merkezini temsil eden bir "cevher" olarak ele almaktadır. Kalb; bazen dış dünyaya açılan bir kapı (Sadr), bazen imanın sarsılmaz kalesi (Kalb), bazen temaşanın zirvesi (Fuâd) ve bazen de ilahi sırların mahremiyet sahası (Süveydâ) olarak karşımıza çıkar.
Günümüzde modern düşüncenin insanı sadece "beyin ve mantık" düzlemine indirgeyen sığ bakışına karşın, bu tahlil;
• Kalbin aklın kaynağı ve faili olduğunu,
• İnsanın sorumluluğunun ancak bu manevi merkezle anlam kazandığını,
• Eğitimin sadece beyni (mantığı) değil, kalbi (marifeti) de inşa etmesi gerektiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Varlığın pusulası olan kalbi tanımak, insanın kendini tanımasıdır. Zira giriş metninde yer alan ayet ve hadislerde vurgulandığı üzere; idrak eden, anlayan, ilim, marifet ve düşünme aracı ve ıslah edilmesi gereken kalb üzerine bir çalışma olacaktır. Bu çalışma, o et parçasının ardındaki sonsuz âleme, yani "insanın hakikatine" tutulan bir aynadır.
GİRİŞ
Çalışmamıza Kalb Nedir? sorusu ile başlayalım.
KALB: Sözlükte “bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek ve değiştirmek” gibi anlamlara gelen kalb kelimesi (Cevherî, I, 204; Lisânü’l-ʿArab, “ḳlb” md.) vücutta kan dolaşımını sağlayan organın adıdır. Kalb, dinî ve tasavvufî bağlamda bilgi ve düşüncenin kaynağı veya aracıdır. Bir et parçasından ibaret olan kalble bir ilişkisi olmakla birlikte ondan ayrı olan bu anlamdaki kalbe “rabbânî latife” ve “ilâhî cevher” de denir.
Kur’ân’da ve hadislerde fuâd, sadr, lüb, nühâ ve rû’ gibi terimler genellikle kalb mânasında kullanılmıştır. Fuâdbazılarına göre kalb ile eş anlamlıdır; bazılarına göre ise kalb ondan daha özeldir. Mütercim Âsım Efendi’ye göre kalbin Türkçe karşılığı gönül, fuâdınki yürektir (Kāmus Tercümesi, I, 445). Kur’ân’da yüreğe (fuâd) metanet vermek için önceki peygamberlerin kıssalarından bahsedildiği belirtilir (Hûd-120). Kalbin (fuâd) göz ve kulak gibi sorumlu olduğunu bildiren âyette ise (el-İsrâ- 36) fuâd kalb anlamına gelir. “Göğüs” mânasındaki sadr, “Allah göğüslerde olanı bilir” (Âl-i İmrân-119/154) ve “Allah bir kimsenin hidayetini dilerse göğsünü İslâm’a açar” (el-En‘âm-125; ez-Zümer-22) meâlindeki âyetlerde mecaz yoluyla kalb mânasında kullanılmıştır. “Ülü’l-elbâb” (Âl-i İmrân-7/190) ve “ülü’n-nühâ” (Tâhâ- 54/ 128) ifadeleriyle kalp sahiplerine hitap edilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “Lüb”, “Nühâ”, “Ṣadr”, “Fuʾâd” md.leri). Kur’ân’da akletme (düşünme) fiili kalbe nisbet edilmiş (el-Hac- 46), yani düşünmenin kalbin bir işlevi olduğu belirtilmiştir. Aynı şekilde fıkh etmenin de (anlama) kalbin bir işlevi olduğuna dikkat çekilmiştir (el-A‘râf-179).
Rabbânî latifeye kalb denilmesi bu mânevî cevherin vücuttaki kalp ile ilişkisinin bulunması, işlevlerinin onun aracılığıyla gerçekleşmesi dolayısıyladır. Kalb çok değişken olduğu için bu ismi almıştır (Tâcü’l-ʿarûs, “ḳlb” md.; Gazzâlî, İḥyâʾ, III, 3, 44). Kur’ân’da ve hadislerde kalbin mahiyeti ve tarifi üzerinde değil işlevleri ve nitelikleri üzerinde durulmuştur. Kur’ân ve hadiste geçen kalb kelimesi insanın anlama, kavrama, düşünme ve şeylerin hakikatini bilme yönünü, başka bir ifadeyle insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel niteliğini dile getirir. İnsanın idrak eden, bilen ve kavrayan tarafı olduğu için kalb ilâhî hitaba muhataptır, yükümlü ve sorumludur. Dinî ve insanî hayatın merkezinin kalp olduğu Kur’ân ve hadislerde açıkça ifade edilmiştir. “Kalbleri var ama onunla bir şey anlamıyorlar” (el-A‘râf-179); “Akletmek için onlarda kalb yok mu?” (el-Hac- 46); “Kalbi olanlar için bunda öğüt vardır” (Kāf- 37) meâlindeki âyetler kalbin idrak, ilim, mârifet ve düşünme aracı olduğunu ortaya koymaktadır. Bundan dolayı kalb (fuâd) sorumludur (el-İsrâ- 36; el-Ahzâb- 5).
(Devam Edecek)