DARBE ANAYASASINDAN KURTULAMAYAN HUKUKUN GARABETİ
Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde gündem olan anlar karşısında hala sinirlerim tepemde. Bir öğrenci sahnede, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayetinin yazılı olduğu pankartı açtı. Açılan pankart bazı öğrenciler tarafından indirilmeye çalışılırken, o anlar tepki çekti.
Peki: Darbe anayasasının sığ dünyasından çıkamayan hukukçular size ne desem azdır.
44 senedir bir darbe anayasasının gölgesinden, ruhundan ve mantığından sıyrılamayıp onun yerine kökten, yerli ve sivil bir alternatif üretemeyen hukukçuların bu kronik açmazına dair kaleme aldığım yorum şu şekildedir:
44 Yıllık Eylemsizlik: Metne Tutsak Hukuk Aklının Açmazı
Bir toplumun en üst hukuki mutabakatı olması gereken anayasanın, neredeyse yarım asırdır bir darbe rejiminin kurumsal ve zihni tortularını taşıması, her şeyden önce yapısal bir "düşünce estetiği ve irade" krizidir. 44 yıldır her vesileyle şikâyet edilen, üzerinde onlarca yama yapılan ama bir türlü kökten değiştirilemeyen bu metnin varlığı, statükonun konforuna sığınan hukuk aklının üretemediği alternatiflerin açık bir faturasıdır.
Bu trajik açmazın temel nedenlerini şu üç başlıkta okumak mümkündür:
- "Erdemli Toplum" Ufkundan Kopuş
Anayasalar sadece teknik kanun metinleri değil, bir devletin ve toplumun ahlaki, felsefi ve insani beyannamesidir. Hak ve sorumluluk dengesini samimi bir toplumsal sözleşmeye oturtamayan; bireyin onurunu, karakterini ve ahlaki erdemlerini merkeze alan bir "Erdemli İnsan" ve "Erdemli Devlet" modeli kurgulayamayan teknik hukukçuluk, kelime oyunlarının ve usul tartışmalarının ötesine geçemez. Ortak bir toplumsal ideal ve ahlaki bir manifesto sunulamadığı sürece, mevcut vesayetçi metinlerin yerine sadece başka güç odaklarının çıkarlarını koruyan yeni teknik metinler ikame edilmeye çalışılır ki bu da statükoyu beslemekten başka işe yaramaz.
- Forme ve Prosedüre Tutsak Olmak
Hukukçuların en büyük yanılgısı, adaleti sadece usulün doğru işletilmesinden ibaret görmeleridir. Geçmişin tarihsel referanslarını, köklü toplumsal uzlaşı metinlerini ve bu toprakların kendi adalet geleneğini özümseyemeyen; gözü sürekli dışarıdaki ithal modellerde olan bir hukuk anlayışı, sivil ve özgün bir ruh üretemez. Darbe anayasasının mantığı sivil iradeyi hizaya çekmek üzerine kuruludur; hukukçular ise bu mantığı kökten reddetmek yerine, onun çizdiği sınırların içinde "prosedürel özgürlükler" aramayı seçmiş, kurucu bir irade sergilemekten imtina etmişlerdir.
- Alternatifsizliğin Konforu ve Yama Kültürü
Sıfırdan, sivil, insanı yaşatan ve devleti erdemle sınırlayan kurucu bir metin yazmak, entelektüel bir cesaret ve derin bir felsefi altyapı gerektirir. 44 senedir bu cesareti gösteremeyen hukuk bürokrasisi, köklü bir alternatif üretmek yerine metne durmadan "yama yapma" kolaycılığına kaçmıştır. Her krizde anayasanın bir maddesini değiştirerek günü kurtarmak, sistemi dönüştürmediği gibi darbe anayasasının ömrünü ve meşruiyetini adeta haksız bir biçimde uzatmıştır.
Nüktedan Bir Hoca Şerhi: Hani Kadı'nın dalgınlığından istifade edip ensesine şamarı aşk eden Nasreddin Hoca misali; 44 yıldır darbe metninin getirdiği usulsüzlüklere, adaletsizliklere karşı esaslı bir sivil şamar vurup "Bizim bu vesayeti beklemeye vaktimiz yok, hakiki adaleti biz inşa ediyoruz" diyemeyen hukuk dünyası, ne yazık ki mahkeme kapısında adalet dağıtacak o hayali "şahid meclisini" beklemeye devam etmektedir.
Peki darbe anayasasına direnemeyen hukukçular Allah'ın hukukuna hangi cüretle meydan okuyor?
Askeri bir vesayetin, fani bir iradenin dayattığı metin karşısında 44 yıldır sinip kalan, o sınırları aşacak entelektüel ve hukuki cesareti gösteremeyen kurnaz fıtratın; kâinatı mülk edinen Mutlak Güç’ün ezeli ve ebedi hukukuna karşı takındığı bu pervasız tavır, muazzam bir paradokstur.
Darbe anayasasına direnemedikleri hâlde Allah’ın hukukuna meydan okuma cüretini gösteren bu zihniyetin arka planındaki trajik saikleri şu şekilde özetleyebiliriz:
- Güce Göre Eğilen, Seküler Otoriteye Tapan Akıl
Bu cüretin temelinde, gücü sadece "görünen ve tecelli eden kaba kuvvet"ten ibaret sayan sığ bir materyalizm yatar. Karşısında postal, namlu veya kurumsal bürokrasi gördüğünde hizaya geçen, konforunu bozmamak adına statükonun kulu kölesi olan o "seküler korku", ilahi hukukun mühlet veren, hemen cezalandırmayan sükûnetini ve merhametini bir zafiyet zanneder. Fani otoritelerin gazabından korktukları kadar, her şeyi kuşatan ilahi adaletin tecellisinden korkmazlar; çünkü basiretleri bağlanmıştır.
- İnsanı Değil, Kendi Tanrılaştırdığı "Sistemi" Korumak
Darbe metinleri, insanı devlete ve sisteme kurban etmek üzerine kurgulanır. Allah'ın hukuku ise bireyin onurunu, ahlakını ve karakterini merkeze alarak erdemli bir düzen inşa etmeyi emreder. Kendi yazdıkları kuralları, usulleri ve şablonları kutsallaştıran bu yapı, ilahi olanın o sarsılmaz mülkiyet, adalet ve ahlak sınırlarını kendi süfli menfaatlerine birer tehdit olarak görür. Fani metinlerin kölesi olanlar, ilahi hukukun özgürleştirici ve erdemi esas alan adaletini kendi kurdukları tahakküm düzenine sığdıramazlar.
- "Mühlet Verilmeyi" Haklılık Zannetme Yanılgısı
Nasreddin Hoca’nın o meşhur fıkrasındaki gibi; ensesine şamarı yiyip de sesini çıkaramayan, parayı tahsil edemeyince de hırsını Kadı'dan çıkaran acizler misali, bu zihniyet de fani rejimlerin altında ezilirken biriktirdiği tüm kibri ve hırsı ilahi nizama yöneltir. Kâinatın sahibinin insana tanıdığı cüz-i iradeyi ve mühleti bir "serbestlik" veya "haklılık" zannederek, kendi cüce akıllarıyla ezeli adalete meydan okuma gafletine düşerler.
Özetle: Tankın, postalın ve dikte edilen metinlerin karşısında "hukukçuluk" oynayıp cübbelerini düğmeleyenler; adaletin, mülkün ve vicdanın mutlak sahibi karşısında cüretkâr kesilirler. Bu, tam anlamıyla güce tapıcılığın ve entelektüel bir ahlak çöküntüsünün vesikasıdır.
Ahmet TÜRKAN